Beraber Susacağız

Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı Gülistan’dan güzelsin, güzel

Radyoda Erkan Oğur yanık sesiyle söylemektedir. Arabalar homurdanarak ilerler. Yol, bir kısrağın terlemiş sırtı gibi parlamaktadır. Hava yağmurlu: Sesi duyulabilen bir yağmur. Ana yolun kıyısında, köy evlerini birbirine bağlamak için bir şose uzanmaktadır. Biri asfalt, biri toprak iki yorgun yol. Köyle şehri ayıran, yan yana giden ama çok az yerde kesişen… Ayrı zamanların, ayrı kaygıların, ayrı telaşların etrafından geçen iki yol.
Zemin ıslanmış, dereler bulanmış ama gök yarılmamış henüz. Bulutlar, semanın görünen tüm katmanlarını kuşatmış ama güneşin önünü almaya kıyamayarak saltanatına izin vermiş. Onların arasından uzatır başını ovaya doğru güneş. Yalnız ve ürkektir. Yalnızlık diyelim, sözü burada keselim. Uzatınca zülfiyâre dokunmak ihtimali var.
Bir adam önde kendi, arkada kısa bacaklı köpeği, yağmur altında yürümektedir. Islanmaya aldırmaz mı? Hayır, aldırmaz. Köpek de mi aldırmaz? Evet, o da aldırmaz. Aylardan haziransa “ahmakıslatan” olabilir mi bu yağmurun adı? Mümkündür. Neyse, adam yürür. Köpek yürür. Yağmur yağar inceden. Kısa ve etkili vuruşlar: tik tak, tik tak…
Gök gürültüsü duyulur uzaktan, peş peşe. Köpek arada durup taşları ve ağaçları koklar. Kulaklarını dikip seslerin nereden geldiğini anlamaya çalışır. İşini ciddiyetle yaptığı her hâlinden bellidir. Köpek, ciddiyeti bilir mi? Bilir. Derken bir kilometre kadar ileride bir çınar ağacına yıldırım düşer. Aniden mi olur sahi? Evet, aniden isabet eder. İlk başta ışığıyla her yan kızarır, ardından gümbürtüsü sarar ıslak koyakları. Önce mesaj, sonra kıyamet. Önce tebessüm, peşinden yıkım. İşaretler ve kaos.
Tüyleri tam anlamıyla diken diken olur adamın. Bir süre hiçbir şey göremez, binlerce fotoğraf flaşına maruz kalmışçasına ürperir. Yıldırımın çatırtısından kulakları çınlar saniyeler boyunca. Köpek o yana havlar telaşla. Yıldırımı korkutmak ister gibidir. Adam irkilir, yüreği ağzına gelir. Ağacın gövdesinden yükselen dumanlar görülmektedir. “Ne çabuk yandı böyle? Ama için için yansın yanacaksa.” diye düşünür adam. Hayır, köpek bir şey düşünmez. Onun derdi başkadır. Sahibini izler, onun için kaygılanır. Korkusunu bastırır, düşer peşine. Ayrılmaz, ayrılamaz.
***
Adam yıllar öncesine gider. Serin bir bahar sabahına.
Parktaki büfeden iki gazete alır. Sakin bir yer aramaktadır okumak için. Sonunda küçük bir çınarın altındaki kenarı kırık banka oturur. Öyle bir bank seçer ki, aklınca yanına kimse gelmeyecek, o da rahat rahat gazetelerini okuyacaktır. Ama elbette öyle olmaz. O zaman anlatacak bir şey kalmazdı.
Bir kadın gelir yanına. “Oturabilir miyim” diye sormadan ilişir bankın ucuna. Rahatsız olur adam, bir şey demese de çatılır kaşları. Zaten ne diyecek?
Göz ucuyla süzer kadını. Zayıf bir yüz, ortanın biraz üzerinde bir boy. Başını lila ve petrol yeşili tonların olduğu bir eşarpla kapatmış. Üzerinde hardal sarısı bir tunik. Onu lacivert bir pantolon tamamlıyor. Beyaz şeritli lacivert ayakkabısı kaliteli giyinmeyi sevdiğini gösteriyor. Adam bunu iyi bilir. Çünkü önce ayakkabıya bakar birini tanımak için. Dost başa düşman ayağa bakarmış denebilir ama öyle değil. Dert düşmanlık değil zira tespit. Yoksul geçen çocukluk günlerinden edinilmiş bir tecrübe. Ayakkabı bir sosyal statü göstergesidir. Romalılar pelerinlerinden tanınırmış. Türkler içinse ayakkabılara bakmak yeterli.
Kadının bir eli küçük kahverengi çantasında. Diğer elinde bir kitap tutuyor: “Merak” Bakışlarındaki arayış, hâlini ele vermektedir. Birini beklemekte ya da bir yeri aramaktadır. Adam gözlerini alamaz ondan. Neden? Anlam veremez buna. Bazı soruların cevabı yoktur. Birkaç kez gazetesine eğilir, politika ve üçüncü sayfa haberlerine dönmek ister, beceremez. Kadının meraklı bakışları etrafı tararken adam kadını takip eder göz göze gelmemeye özen göstererek. Biçimli ve düzgün kaşlarına takılır ilkin. Neydi o şiir neydi, diye düşünür. “Keman kaşlar…” Devamı yok, ezberleseydi keşke. Bir şiirin ne zaman ve nasıl işe yarayacağını kim bilebilir? Devam eder onu şaşırtan muntazam simetriyi incelemeye: Muazzam! Parlak ten, zeytin yeşili mi açık kahve mi olduğu seçilemeyen bir çift göz. Yandan baktığı için emin olmak mümkün değil. Muhtemelen ela. Adam utanır kendinden. Kendi bakışlarından, yabancı birini böylesine incelemekten utanır.
Kadın hafiften of çeker. “Ya sabır!” sözü dökülür dudaklarından. Adam daha dikkatli inceler kadını. Parmağında bir yüzük göremez. İçinde bir cesaret, küçük bir umut yeşerir. Hemen başını koparır o umut filizinin. “Çok ayıp!” der. “Çok ayıp sana!” Utancı derinleşir. Kendini yargılar.
“Gazetenin birine de ben bakabilir miyim? Müsaade ederseniz tabii.”
Adam başını kaldırır. Göz göze gelirler. Hafif bir tebessüm, gayet dengeli. Aşırıya kaçacak yahut yanlış yorumlanacak hiçbir mesaj içermemektedir bu soru. Ilık bir ilkbahar rüzgârı geçer aralarından. Kadının örtüsü hafifçe dalgalanır. Kirpiğine, kaşına, dudaklarının kıvrımlarına bir daha bakar adam. Hafızasına nakşeder. Bir saniye içinde olur bu. Sadece ama sadece bir ressamın görebileceği ayrıntıları görür. Ve evet, belki de adam bir ressamdır.
“Elbette, buyurun lütfen.”
Ne kadar da ressamlara özgü bir ifade tarzı değil mi?
Değil.
***
Köpek, kuyruğunu diker. Kulaklarını kabartır. Göğsü ileridedir. Sert bakışlarla süzer etrafı. Racon kesen bıçkın bir kabadayı gibidir uzaktan bakınca. Bilinmeyen bir yere doğru kesik kesik birkaç kez havlar. Kendinden emin gibi gelmez sesi adama. Ya da bir tedirginlik vardır, sebepsiz. Adam durur, köpeğe bakar. Yanmakta olan çınara doğru yoluna devam eder. Yağmur azalmıştır. Damlalar ince ince düşer. Islık çalmaya başlar. Değişik melodilerde dudaklarını ısıttıktan sonra asıl parçaya geçer:
“Bugün ben bir güzel gördüm
Bakar cennet sarayından”

***
Adam sıkılır. Yani aslında kadının gelmesinden memnundur içten içe ama söyleyecek bir söz bulamaz. Susar. Bu sırada kadın girer söze. Ses tonunda herhangi bir maksat güttüğüne dair bir eda yoktur. Adam bunu beklemediği için şaşırır, kadının yüzüne dikkatle bakarak dinler:
“İnsanlar başkalarını bekletmeyi ne kadar da seviyor! Kimse verdiği sözü tutmuyor, yazık.”
Adam şaşkındır. Gözleri hızlıca parktaki süs havuzunun kireç tutmuş iğreti duvarlarında, ağaçların sararmış yapraklarında, çiçeklere konup duran yaban arılarında dolaşır. Sanki onunla beraber herkes bu ayrıntılara bakar gibidir. O anda öyle gelir ona. Herkes hem bu ayrıntılara bakmakta hem de kadınla kendini seyretmektedir.
“Haklısınız…” diyebilir ancak.
“Kamaştı gözümün nuru
Onun hüsn-ü cemalinden”
Acaba kireç çözücüyle temizlemek mümkün olur mu havuzun kirli çeperini? Saçma gelir soru elbette ve evet, oldukça saçma bir düşüncedir bu. Kendine gelir, kadına odaklanmak ister. Oysa ne çok şey söylemek mümkün kadına. Ama işte iki yabancı, küçük bir parktaki kırık dökük bankta birlikte susuyorlar.
Cesaretini toplar adam:
“Konuşmak mümkün hanımefendi bu konuda, evet. Ama susmak sanırım en güzeli. Sizi bekletenler belki de en sevdikleriniz. Gıyaplarında da olsa onları incitecek bir söz etsem, kırabilirim sizi.”
Basit bir mesele sanki çok önemli felsefi bir probleme dönüşür. Cümleler bu basit gecikme için ağır, bunu tartışamayacak kadar hafif ve gelişigüzeldir. Bunun bilincine varır adam sözleri bitince. Sıkılır kendi çokbilmişliğinden.
Kadın başını kaldırıp bakar adama:
“İncinmek kolay şey, haklısınız.”
***
Kadın bekletilmeyi sevmez. Diğer kadınlar da sevmez ama bu kadının yarası var derinde beklemekle ilgili. Eski günleri anımsar, çocukluğunu. Babasız büyümüştür. Baba aslında vardır ama yok gibi bir adam işte. Anne tarafından dedesinin evinde, onun kanatları altında yaşarlar. Çocukluğunda her akşamüstü, sokağın başına bakan pencereye geçip babasının gelişini beklemiştir. Ta ki yatsı okunup da etraf iyice kararana kadar… Zorla yatağına götürüldüğünde uyur gibi yapıp yine bekler babasını. Bekler ki kapı açılsın, ayak seslerini işitsin. Sonra kalkıp karşılasın onu koridorda. Ama olmaz bunlar, uykuya yenik düşer. Her akşam aynı hikâye… Peki anne? Anne de babadan farklı değil. O evde. Evde ama varla yok arasında. Hayalet gibi dolaşıyor evin içinde. Bunu öğretmenine söylediğinde ne kadar da şaşırmıştı öğretmeni.
“Babamı neredeyse hiç görmüyorum. Aslında annemi de görmüyorum, evde hayalet gibi dolaşıyor.”
“Hayalet gibi mi? O nasıl söz öyle?”
“Öyle işte öğretmenim, hayalet gibi.”
Öğretmenin şaşkın yüz ifadesi hâlâ aklında. Ah, bir de şu bekletenler olmasa!..
Bu kadar mı hikâyesi?
Evet, tam da bu kadar. Kâfi.
***
Adamın zihninde türküler dolaşır. Evet, tilkiler değil türküler. Göz ucuyla kadına bakar. Kendi hâlinde, kendi telaşında sıradan bir kadın işte. Bu hâliyle esasında ne kadar da uzak adamdan ve onun kendi gerçekliğinden. Gazetesine dönmek istiyor, olmuyor. Kuşlara kulak vermek istiyor, olmuyor. Korkmak, ürkmek, çekinmek, kızmak, köpürmek istiyor. Olmuyor. Rutin değişti, büyü bozuldu. Olmayacak, biliyor. Parkı seyretmek istiyor. Fıskiyede fokurdayan suya takılıyor gözü. Türkü kesiliyor zihninde. Bach başlıyor. Adam şaşkın. Önünde kıytırık bir park fıskiyesi, alabildiğine eciş bücüş ve çirkin bir şey. Yanında güzel ve gizemli yabancı bir kadın. Kafasının içinde Bach, “G Minor” Piyano tuşları üzerinde birtakım zarif parmaklar hızla dolaşıyor. Hızlı, hızlı, daha hızlı. Adam kadına bakıyor yeniden. Piyano çalabilir mi acaba o ince uzun parmaklar?
Bach kesilip türkü başlıyor:
“Cemalin seyreden istemez cennet,
Sen huri gılmandan güzelsin güzel.”
O sırada karşı banka bir genç oturuyor. Otuzlarına yakın. Yakışıklı, atletik. Saçları arkaya taramış, hafiften kızıl. Niye bu kadar dikkatli bakıyor bu gence? Çünkü o genç de yanındaki kadına bakmaktadır. Kadının gözleri nereye bakıyor kestiremiyor ama gencin kadına baktığından emin. Kıskanıyor. Evet, çok saçma! Yabancı bir kadın işte yanındaki ve toplamda beş cümle ancak konuşulmuş ama kıskanıyor. Kor bir demirin yüreğini bir uçtan öbür uca dağladığını hissediyor. Onulmaz bir yara açılmış gibi şiddetli bir sızı duyuyor kalbinde. Kendini anlamaya çalışıyor adam. Hayır, makul ya da mantıklı bir şey değil bu. Anlamaya çalışıyor ama içinde duyduğu tedirginliğe bir anlam vermesi mümkün değil. Kabiliyetlerinin sıfırlandığını, idrakinin tıkandığını hissetmektedir zira.
Çaresiz. Kadın da gence bakmaktadır. Ya beklediği bu gençse? Keşke sorsa… Keşke sorabilse… Ne çıkar, ne kaybeder böyle bir sorudan? Bazı soruları sormamak gerektiğini öğreneli çok olmuştur. Eski bir tecrübe, cevabından emin olmadığı soruları sormamak.
Kadına bir sormak lazım. Hadise aydınlansın. Doğrudan doğruya telefonunu da isteyebilir. İsmini sorabilir daha önce. Soyadına bile razı şu anda. Birtakım bilgilere ulaşmak için çırpınıyor içten içe ama icraata dönüşmüyor bu içsel gayret. Neden? Tutuk bir adam çünkü. Cesaretten uzak. Cesur olmak bambaşka bir şey cesareti bilmekten.
***
Ağaca yaklaşır adam. Ağaç ortadan ikiye yarılmıştır. Keskin bir yanık kokusu genzini yakar. Ürkek adımlarla ilerler biraz daha. Gövdesi kapkara olmuştur ve dumanlar çıkmaktadır her yerinden. Ama bir alev ya da kıvılcımdan eser yoktur.
“Demek böyle oluyor içten içe kor olmak.” Bunu köpeğe söyler adam. Ama köpeğin umurunda değildir, o zemini koklamakta, muhtemel tehlikeleri anlamaya çalışmaktadır. “Anlamazsın tabii, sen nereden bileceksin böyle şeyleri?” Köpek başını kaldırır yerden, iki yana sallar kafasını. Adam şaşırır, köpek aldırmaz.
İçi cız eder adamın. Bir anda bir ağırlık çöker göğsüne. Anlar ağacı. Köpeği anlar. İkisi arasında bir bağ kurar zihninde. Sonra onları kendine bağlar. Hayatı boyunca herkes için feda etmiştir kendini. Yaşamı bir tavizler manzumesidir. Yarısını paylaşmadan yediği bir yarım ekmek olmadığını düşünür. Derdine tasasına ortak olmadığı tek bir arkadaşı yoktur mesela. Oysa şimdi, en çok ihtiyaç duyduğu zamanda ne ekmeğini bölüşen vardır ne de derdini dinlemek isteyen. “İnsanları önemsemeden, tıpkı onların bana yaptığı gibi bakamaz mıyım onlara?” diye sorar kendine. Onlar gibi, herkes gibi yani. Öylesine yorulmuştur ki adam, yorulmuştur kendini taşımaktan. Şurada, şu yanan ağacın dibinde kapatıversem gözlerimi diye düşünür. Köpeğe üzülür sonra. Bilir ki korkacak, belki neler olduğunu anlayacak, uyandırmaya çalışacak, başaramayınca yanına uzanacak ve aç susuz günlerce nöbet tutacak burada. “Bak yine oluyor, köpeği bile kendimden çok düşünüyorum. Delirdim ben, delirdim galiba!” Sesli söyler bu son sözleri adam. Köpek kendi derdinde sağı solu koklamaktadır. Ağaç alevsiz ve ateşsiz için için yanmaktadır.
***
Kadın saatine bakar. Adam anlar durumu: Gidecek. İşte şu köşeye doğru ilerleyip gözden kaybolacak. Bir daha görmemek mukadder. Peki adama ve heyecanına ne olacak? Söylemek isteyip de içinde tuttuklarına? Kendi içine çöken bir kuyuda mahsur mu kalacak bu andan itibaren.
Adamın gözleri kapanır, bir an için kendini üzerine çökmekte olan o kuyuda hayal eder. Gidecek. Gidecek. Gidecek ve engel olması mümkün değil. Sınırlar sınırları doğuruyor sanki. Kuyu çökecek ve gidecek kadın.
Kadın teşekkür eder. Hâlinden memnun bir ifade vardır yüzünde. Neden bu memnuniyet? Gerçekten susabildikleri için mi şunca dakikadır, yoksa adamdan kurtulduğu için mi? Kadın kalkar. Adımları boşlukta gezinir gibidir. Öyle görünür ardından bakarken. Adam bir süre bakar peşinden. Veda mı etse, bir şey mi dese?
“Hayatım boyunca bugün sustuğum için pişman olacağım.” der adam kendi kendine. “Hayatım boyunca bu pişmanlıkla yaşayacağım.”
***
Adam bir sigara yakar. Güneş, batı ufkuna doğru seyrine devam etmektedir. Köpek uysal, adamın ayakları dibine uzanmış, başını ayaklarının üstüne koyarak kıpırdamadan adamı izlemektedir. Bacaklarındaki takatin çekildiğini hisseder adam. Yol kenarında bir taşa ıslaklığına aldırmaksızın çöker. Gözlerinde tedirginlik ve hüzün:
“Pişmanlık… Ne ağır bir taş, insan gibi aciz bir canlının kalbi için. Ateş çok şiddetli ve yanıp tutuşmaktan başka bir şey gelmiyor elinden.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Beraber Susacağız”

  1. Ah güzel insan, “öykü yaşıyor” dedirttin bana
    … Kalemin, kelamın dert görmesin!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.