Patron Kafamda Dali Var!

Yengeç gibi yapışmış aklıma, kaç zamandır yazacağım, bir türlü yazamıyorum. Aklım ikiye bölünmüş sanki; sol yarısında “Beyoğlu bıçkını” bir fotoğrafçı, sağ yarısında İspanyol Dali’si bir ressam. Aklımdan geçen fotoğraflar, tablolar, fırçalar, resimler… Bir türlü kelimelere, cümlelere dönüşüp düşmüyor kalemimden. Yarısı yaz, yarısı kış, kasım gibiyim. Bir an ısınıp ter içinde kalıyor, bir an üşüyüp buz kesiyorum. Ne zaman kalemi elime alsam kasılıp kalıyorum. Yazsam, kendi kendime kallavi bir “Oooh!” çekip rahatlayacağım. Ama yapamıyorum.
Uzun yürüyüşlere çıkıyor, ara sokaklardan, kalabalık caddelerden geçiyor, kahvehane önlerinde, parklarda oturuyorum. Hep mi hırçın, haylaz çocuklar çıkar karşıma, hep mi aksi ihtiyarlar!? Sinirleniyorum. “Bu çocuklardan adam olmaz” diye geçiriyorum içimden. “Bunlar büyüyünce olsa olsa şu kahve köşesinde akşama kadar pinekleyen işe yaramaz, aksi ihtiyarlar olurlar.”
Tam o an hiç olmayan bir el çekiştiriyor ceketimden. Hiç olmayan bir ayak çelme takıyor, hiç olmayan hırıltılı bir ses, okkalı bir küfür savuruyor:
“Ben de çocukken haylazın tekiydim ulan!” diyor. “Üç kere sınıfta kaldım. Zaten bana sorarsan, sınıfta kalmayan herif adam olamaz! “
Tanıyorum o sesi. Kim tanımaz ki? Bütün İstanbul onu tanır, o bütün İstanbul’u… Kaç gündür aklımın işgalcisi, bir türlü yazamadığım o huysuz, ihtiyar fotoğrafçı. Ara Güler.
Aklımdan geçenleri okumuş sanki. Utanıyorum. Sokaklarda serserilik yapmasın diye ortaokulun sonunda babasının onu İpek Film’de işe koyduğunu hatırlıyorum. Eskiden beri süregelen öyle bir gelenek vardı o yıllarda. Yaz tatillerinde bir işyerine çırak verilirdi on, on iki yaşına değince çocuklar. Mobilyacı, terzi, bakkal… Ben de bir berber yanına çırak olmuştum ilkokul bittiğinde. Bakkal çıraklarının çikolatalar, bisküviler yediklerini hayal edişim, onlara imrenişim hâlâ hatırımda.
“Üç kere sınıfta kalmanı anlıyorum abi ama son cümlene işkilleniyorum” diye mırıldanıyorum.
Dünyanın en büyük fotoğrafçıları arasında yer alan bu muzip, huysuz ihtiyarın hikâyesi bir film şeridi gibi geçiyor hayalimden. İçinde; ünlüler, siyasiler, sanatçılar, krallar ve sıradan insanların şiirlerini, öykülerini saklayan fotoğraflar. İstanbul’un son 60-70 yılına tanıklık eden, bir kentin güzelliklerini zamanla nasıl kaybettiği belgeleyen fotoğraflar.
“Şimdiki İstanbul, İstanbul değil ki! Adı İstanbul” diyor. “Ben İstanbul’un son günlerine şahit olabildim. Sizse ölüsünü görüyorsunuz!”
“?”
“Eski İstanbul? Çocukluğumun İstanbul’u… Meraklısı bulur bakar resimlerine, okur kitaplardan.”
Beynimin sağ yarısındaki o tuhaf yüzlü adam! Bu sesleri duyup da rahat durur mu? İnce bıyıklarını havaya dikip, gümüş bastonunu yerlere vuruyor:
“Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürüdünüz mü hiç? Altı yaşında menenjitten ölen bir kardeşin yerine doğdunuz mu? Sizi seven babanızın aslında hep onu sevdiğini hissettiniz mi? Bundan daha büyük bir yaranız oldu mu hiç?”
Ne diyebilirim ki? Kalakalıyorum! Evet. Anne babasının Dali’ye verdiği isim ölmüş kardeşinin adı: Salvador. Velazquez’in ‘Çarmıhta İsa’ resmiyle aynı duvarda asılı kardeşinin resmine ikizi kadar benzeyen Salvador Dali. On yaşındayken yaptığı ilk otoportresine ‘Hasta çocuk’ adını veren küçük despot!
Ailesinin dikkatini çekmek için numaralar yapan o çocuk, Salvador’u düşünüyorum. Histeri krizlerini. Farklılığını ifade isteğinin zamanla kalıcı bir alışkanlığa dönüşmesini.
“Sen ona kulak asma!” diyor bizim ihtiyar. “Herif Dali değil Deli. Az uğraştırmadı beni!”
Ben de mi delirmeye başlıyorum ne? Kafamın içindeki sese “Nasıl yani?” diyorum. “Deli mi gerçekten?”
“Yok yahu!” diyor, “Aslında hepsi numara O’nun yaptıklarının. Hem de Franko’cu faşistin teki O!”
“Ne var bunda?” diye atılıyor Dali. Belinden çektiği kılıcı sağa sola sallayarak; “Her zaman anarşist ve aynı zamanda monarşistim” diyor. Elindeki kılıcı tahta zemine dik bir şekilde saplıyor. “Her zaman burjuvaziye karşıyım ve hala öyleyim. ”
İnanmakta zorlanıyorum. Kaşlarım kendiliğinden havalanıyor. Kafamın içinde sesler, görüntüler dolaşıyor.
“İlk, Paris’te, Meurice Otel’de tanıştım onunla” diyor ihtiyar. “Otelin süit odasında kalıyor. Time Dergisinin muhabiriyim o sıra. Röportaj yapacağım. Kapısını çaldım, içeri girdim. Şöyle on metre filan karşımda, elinde baston, birden bire burnumun dibinde bitti adam. Abartı değil, harbiden burun burunayız. Öfkeli gözlerle bana bakıp ‘Niye fotoğrafımı çekmek istiyorsun?’ dedi. ‘Benden ünlüsün de ondan!’ dedim. ”
“Eee, sonra?”
“Adam gerçeküstü şeylerin peşinde hep, hiç rahat durmaz; bir dakika için yirmi beş bin dolar ister. Makineyle eskrim yapar. Kâh yanımızdan bikini giymiş bir kadın geçer, kâh poz verir gibi bir koltuğa uzanır. Etrafında tufeyli adamlar, kime poz verir belli değil. Adam adeta ‘Sürrealizm benim!’ diyor. Bir türlü fotoğrafını çekemiyorum. Neyse bir ay sonunda ‘Ya dosdoğru çekeriz fotoğrafları, ya da çeker giderim’ dedim.”
“Resti çektin yani sonunda.”
“Ben öyle deyince bir gün sonraya tekrar randevu verdi. Gittim. Bu sefer de yanında üç Fransız gazeteci var. ‘Bunların önünde çalışamam’ dedim. Onları hemen göndereceğini söyleyip aldı onları karşısına. ‘Katranın (ziftin) kimyasal formülünü bilir misiniz?’ dedi. Ulan nereden bilsin adamlar? Baktı üçünden de ses yok, kendi söyledi formülü. Kafadan H sekiz C on gibi bir şey salladı aslında. Sonra adamlara, ‘Bakın şu bastonu bir kazan katranın içine soksam, o baston 25 bin dolar eder. Siz aynısını yapsanız size aptal derler! Anladınız mı? Şimdi gidin yazın ne anladıysanız.’ deyip postaladı adamları. İşte ben o gün fotoğraflarını çektim Dali’nin.”
Dali söze karışmadan durur mu?
“Sana o gün imzaladığım fotoğrafı satsan, o çok sevdiğin boğazda yalı alırsın!”
“Haklısın. Hem sadece senin imzalı fotoğrafın yok bende, Picasso da benim resmimi çizdi, imzaladı. Türkiye’de bir tek imzalı Picasso resmi var, o da bende! İsteseydim o resim ile Fransa’da şato alırdım!”
“Şanslısın ihtiyar. Dünyada iki büyük ressam var, biri Pablo, diğeri ben. Sen iki ismin de imzasına sahipsin. Ancak ben daha büyüğüm! Unutma bunu; İyi bir ressam olmanın sadece iki şartı vardır, birincisi İspanyol olmak, ikincisi adınızın Salvador Dali olması!”
Kafam karışıyor. Biri gerçeküstünün peşinde bir kaçık, diğeri gerçeği zapt etmeye çalışan bir huysuz ihtiyar. Kafamın içimde konuşup duruyorlar.
Beynimin sol yarısında boğaz kıyısında müşteri bekleyen sandalcıların, yağ iskelesinde yük taşıyan hamalların, seyyar satıcıların, fırından yeni çıkmış somunları kucaklayan çocukların, kahve köşelerinde çene çalan aylakların fotoğrafları canlanıyor. Sağ yarısında; ağustos güneşinin altında peynir gibi eriyen bir saat, bir kafatası, at üstünde bir iskelet, gülen bir çocuğun suratında yansıyan parçalanmaya hazır bir dünya…
Bu arada üzerine eski tip bir dalgıç kıyafeti giymiş, bir tuhaf adam geçiyor sanki yanımdan. Bir elinde bilardo istekası, diğer elinde tasmasını tuttuğu ve zor zapt ettiği iki kurt köpeği.
Kafamdaki Dali’ye “Aynı sen” diyorum. “Tıpkı sana benziyor.”
“Bir sürrealistle aramdaki tek fark; benim sürrealist olmamdır!” diyor. “Bir deliyle ise; Deli aklının yerinde olduğunu sanır, ben ise deli olduğumu biliyorum!”
Kafasını iki yana sallarken gözleri kıpır kıpır, anlamadığım bir küfür mırıldanıyor fotoğrafçı ihtiyar:
“Sen insanların göremediklerini, hayalindekini çiziyorsun. Bense onlara gerçeği gösteriyorum. Fotoğraf yalan söylemez. Ben gerçeğin şahidiyim. İnsanın. İnsan olmazsa olmaz. İnsan olmazsa hayat olmaz. Onun için benim fotoğraflarımda hep insan, insan sevgisi vardır. İnsan, sevgisini kaybetmişse hiçbir şeyin önemi yoktur!”
İlk kez gözlerinin dolduğuna tanık oluyorum Dali’nin. O biricik sevgilisi, eşi Gala geçiyor aklından, hissediyorum. “İnsan sevgisini kaybetmişse her şeyini kaybetmiştir” dediğini bir ben duyuyorum.
Bir sinema yangınında en son kurtarılan çocuğun hınzır gülüşü duruyor beynimin sol yarısında. Sağ yarısında ise ömrünün son deminde bir şato yangınından canlı çıkan deli dolu bir dâhinin o biricik duygulu cümlesini:
“Gala’nın acısından (-ki benim acımdır), Gala’nın ölümünden (-ki benim ölümümdür) başka hiçbir şey hayatıma dokunamaz.”
“Şüphesiz hepimiz aynı sona yakalanacağız. Ve bütün yangınlardan fareler gibi kaçacağız. Bütün bu kaçışlar, yakılmak için ideal bir fırın aramaktan başka nedir ki?” diye soran bu yabancı sesi ben de tanımıyorum.
“Heyyy amca, atsana o topu!” diye bağırıyor yeni yetme bir çocuk. Ayağının yanına kadar gelen topa bir tekme savuruyor yanımdan geçen ihtiyar. Topu çocukların tam aksi yönüne gönderiyor.
“Yüz vermemek lazım şu veletlere, gidip başka yerde oynasınlar” diye söyleniyor.
Kafamın dışından gelen bir ses duymak mutlu ediyor beni. Cep telefonum çalıyor. Açıyorum.
“Yarın dergiyi baskıya vereceğim” diyor patron. “İki saat içinde yazıyı göndermezsen, daha da gönderme!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.