Bab’Aziz

İbn Arabi “Yol hakikatin kendisidir” der.
Peki, hakikat nedir? Yoldur. Peki, hangi yol?
Kendimi Bab’Aziz filminde durmadan soru soran İshtar gibi hissediyorum. Tasavvuf konusunda oldukça az bilgiye sahip olduğumdan Bab’Aziz filmine, kendimi oradaki küçük kız İshtar’ın yerine koyarak başlıyorum.
Nacer Khemir’in çöl üçlemesinin üçüncüsü olan Bab’Aziz filmi hakikat arayışındaki bir dervişin torunuyla yaptığı çöl yolculuğu, tasavvuf anlayışının ince ince yedirildiği, iç içe geçen hikâyeleriyle masalsı bir anlatıma dönüşmüş. İbn Arabi’nin hakikati yol olarak ya da yolda olmak olarak ifade edişini hatırlarsak çöl ve çölü aşmak filmde geçen hakikat midir? Çöl manzarası bana hep bir parçası olduğumuz hayatı ve onun aslında bir yolculuk olduğunu hatırlatır. Neden başka bir manzara değil de çöl diye kendime sorarım bazen. Çölün, çöl yolculuğunun meşakkatli oluşunu hayat yolculuğundaki türlü türlü engelin, çıkmazların, sınavların olduğu bir yola benzetirim de ondan. Varışı, varış yerini bilmediğimiz bir yolculuk; tıpkı Bab’Aziz’in çıktığı çöl yolculuğu gibi. Çöl yolcuları ve Bab’Aziz yerini saatini bilmedikleri bir toplantının yolcularıdır.

Film, önce bir kum fırtınasının dindiği ana götürür bizi. Elleriyle kumların altından çıkan bir kız çocuğu yani İshtar bize Cahiliye Döneminde toprağa gömülen kızları hatırlatır ve üzerindeki topraktan kurtulmasıyla da dirilişi. Kalkıp silkelenir ve dedesine de üzerindekilerden silkelenmesi için yardım eder. Bu sahneyle yüz yıllar öncesine bir yolculuk yaparız. Sinemanın dilini bu özelliği sebebiyle seviyorum esasen. Size sayfalar dolusu yazıyla ifade edilecek olan bir şeyi bazen tek bir görüntüyle, sahneyle anlatır, hatırlatır. Cahiliye Döneminde İslamiyet’le beraber Arap toplumu bu insanlık dışı uygulamadan İshtar’ın ve dedesinin kumlardan silkelendiği gibi silkelenip kurtulmuştu. İshtar’ın bunu temsil etmesi de bu silkelenmeyi anlatması bakımından önemli bir ayrıntı. Yönetmen Nacer Khemir “Dinime atılan çamuru temizlemek için bu filmi çektim” sözüyle örtüşen bu sekansla filmin amacını daha ilk dakikalarda işlemiş oluyor. Özellikle 11 Eylül sonrası dünyada Müslümanlar ve İslamiyet’le ilgili oluşan kötü algı yüzümüze gözümüze sürülen kara bir leke oldu. Radikal düşünce anlayışı insana tek bir yolu ve hakikati dayatırken, tasavvuf anlayışı hakikatin birçok yüzü ve yolu olduğunu ve arayıp keşfetmenin insanın içsel dinamikleriyle gerçekleşmesi gerektiğini söyler. Radikal düşüncenin panzehri olan sevgi, hoşgörü ögelerini ön plana çıkaran tasavvuf anlayışıyla, oluşan kötü algıyı değiştirmeyi hedeflemiş yönetmen.
Filme dönersek kumlardan silkelenme sekansının ardından yola düşen dede ve torunun muhabbetiyle devam ediyor. İshtar’ın meraklı soruları hislerimize tercüman oluyor ve Bab Aziz bu sorulara verdiği cevaplarla bize hakikat penceresini açmaya başlıyor.

-Bab Aziz ben gelmesem de gidecek misin?
-Evet
-Tek başına mı?
-Ben yolumu bulabilirim.
-Ama kaybolursun.
-İman sahibi kimse kaybolmaz küçük meleğim. Huzura ermiş kimse yolunu hiç kaybetmez.
-Peki buluşma nerede?
-Bilmiyorum meleğim.
-Nerede olduğunu bilmediğin buluşmaya nasıl gideceksin ki?
-Yürümek kâfi, davet edilenler yollarını mutlaka bulurlar güzel kızım.

Hakikat yolundaki ilk ders; iman sahibiysen bilmediğin bir yolda olsan bile -ki hayat bir bilinmez yoldur- kaybolmazsın. Yeter ki hakikat yolunun yolcusu ol. O yol seni varacağın yere götürür. Uçsuz bucaksız bir çöl de olsa aşman gereken, yalnız olmadığını, bir dayanağın olduğunu bilmek insanı umutsuzluğun pençesinde paramparça edilmekten kurtarır. İnsan tıpkı çölde olduğu gibi açlıkla imtihan olabilir ya da İshtar’ın otobüsü kaçırdığı gibi önüne gelen fırsatları kaçırabilir. Bunlar hiçbir zaman insanlar için son değildir. Aksine kaçırılan her fırsat başka fırsatları, kapanan her yol açılacak başka yolları gösterir. Otobüsü kaçıran İshtar’ın yolu, dedesine eşlik etmekti belki. İnsan bazen istemese de bazı yolları yürümek durumunda kalabiliyor ama önemli olan bu yolu yürürken öğreneceği ve tecrübe edeceği şeylerin olduğunu bilmesidir. Dedesiyle yolculuk yaptığı süre boyunca İshtar’ın ve onunla birlikte izleyicinin öğrendiği birçok şey olacak.


Çöl yolculuğu esnasında dikkati çeken unsurlardan biri de her yolcunun aynı yolu kullanmaması. Aynı yere gitseler de ayrı yollardan gitmesi ve Bab Aziz’in altını çizdiği şey olan herkesin kendine verilen yeteneği kullanarak buna ulaşması gerektiği. Yolları kesişen Zeyd’in Bab Aziz’e toplantıya nasıl gideceğini sorması bize altın suyuna batırılmış anahtar bir cümle daha sunar:
-Herkes yolunu bulmak için kendine bahşedilmiş en değerli yeteneği/armağanı kullanır. Sana bahşedilense sesin. Şarkı söyle oğlum, bunu yaparsan yolun sana gösterilecektir.
İnsanın kendine bahşedilenle yol alması, ona, herkesten ayrı kişiye özel bir yol sunar. Çöl yolcularının her birinin ayrı yol tutması bunu anlatır. Onlarla çıktığımız bu çöl yolculuğunda tasavvufun o geniş ufkunu, “Yaratılmışların aldığı nefes adedince yol vardır” öğretisini bir bulut gibi üzerimizde gezdirir Bab’ Aziz. Peki, Bab’ Aziz’e çölde yol alması için bahşedilen armağan nedir dersek; bence gözleri kör olan bu adama yanında yarenlik edecek birisidir derim, yani torunu İshtar. Otobüsü kaçırarak bu yolculukta ona eşlik etmek durumunda kalmasının hikmeti de bu olsa gerek. İshtar’ın gören gözleriyle Bab’ Aziz’in kalp gözü yollarını bulmalarında rehberleri olacaktır.

Çöl yolcularının yolları gibi yola çıkış hikâyeleri de birbirinden farklı. Zeyd, sevdiği kadının bulmak için; Hüseyin, öldürülen kardeşi Hasan’ın intikamı için; her kuyunun dibinde kaybettiği sarayını ve Züleyha’sını arayan, çölden kaçmayı planlarken kendi çölüne düşen Osman’ın hikâyesi de Bab’ Aziz ve İshtar’ın hikâyesiyle beraber akar. Yer yer yolları kesişse de ayrı yollar tutarlar ve bu durum Bab’ Aziz’in gene bir hikmetli cümlesiyle hedefine ulaşır.

-Herkesin bir yolu vardır İshtar. Bu dünyada herkesin yerine getirmesi gereken bir görevi vardır.
“Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor!” dizesini hatırlarsınız. Bazı anlamlara gelip gelmediğini bilmem ama üşüyen İshtar’ın dedesine, konuşunca daha az üşüdüğünü söylemesi, kelimelerin bir çölün ıssız serinliğini hissettirmeyip dahası ısıtabileceğini anlattı bana. Sevdiğiniz bir insanla konuşmak, onu dinlemek bedenen insanı ısıtmaz belki ama ruhunu ısıtıp okşayabilir.

Bab’ Aziz’in yol boyunca İshtar’a anlattığı şehzadenin hikâyesi var bir de. Bab’ Aziz’in maddi dünyadan manevi âleme geçişini aydınlatıyor. Zevk ve eğlencenin ortasında, çöl ortamında zorlukla bulunan bir kap suyu bile acı bulup beğenmeyecek kadar maddi dünyaya dalmış bir şehzadenin önce atının sonra da bir ceylanın peşine düşerek bir kuyunun başında kendisini izlemeye dalışının hikmetini anlatır hikâye. Şehzade orada kendi yansımasını mı izlemektedir? Şehzade maddi dünyadan ayrılıp manevi dünyayı görür olmuştur. Başındaki dervişin dediği gibi; “Kendi yansımasını görenler, âşık olmayanlardır. Onu uyandırmayın yoksa ruhu bedenden ayrılır.” Şehzade uyandığında herkes gitmiştir, halkı bile onu unutmuştur. Başında bekleyen dervişin kıyafetlerini bulur yani dervişlik hırkasını giyip Mevlana gibi şeb-i arûsuna dek başlayan yolculuğuna revan olur. Hakikatin sırrına erme yoluna girmiştir artık. Bu aslında açıkça söylemese de Bab’ Aziz’in hikâyesidir.

Meşakkatli bir çöl yolculuğunu bir masalın büyülü atmosferiyle aşmak… Mutlu sonla mı biter masallar? Bazen masal bitmez ya da mutlu son tadında bir ölümle de bitebilir. Gladyatör filmin izlediyseniz hatırlarsınız. Filmin sonunda Maksimus ölür. Katledilen oğlu ve karısına kavuşacağı için bu bir mutlu son değil midir? Hayatı simgeleyen çöl yolculuğunun Bab’ Aziz için bittiği yer onun gömüleceği yerdir artık. Ölümün hakikatin bir parçası olduğunu anlatan oldukça çarpıcı diyaloglarla film, tasavvufun ölüme bakışını Bab’ Aziz’in dudaklarından döküverir bize.
İntikam için yola çıkan Hasan’a;
– Hasan… Seni bekliyordum.
– Beni mi bekliyordun?
– Ölümüme şahit olman için.
– Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…
– Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: ‘Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun…’ Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hasan oğlum? Benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.

“Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?”
Bab’ Aziz, bir bebeğin anne karnındayken hakikatin sırrına vakıf olduğunu ve doğarken bunu aramak üzere unutturulduğunu söylemişti filmin bir yerinde. Anne karnındaki bebek için doğum oradaki yaşamının bitişi ama dünya hayatı için bir başlangıç olduğu gibi ölüm bizler için burada bir bitiş iken ahiret için bir başlangıçtır. Her ölüm ahirete bir doğumdur. Peki, her şeyin ötesinde yazının başına dönersek; sizce hakikat nedir?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.