Zehra ve Cihan

– Koş! Hadi Zehra! Vakit geldi, hadi.

– Dur biraz dinlenelim ne olur.

– Olmaz Zehra kaçıracağız. Hadi biraz daha kaldı yolumuz. Valla! Azıcık kaldı çok az.

Oflaya puflaya, yorgunluktan dizleri titreye titreye yürümeye devam etti Zehra. Sanki dünyanın en erişilmez tepesine çıkıyor gibiydi. Zaten sabahtan beri sokaktaydı. Bir o yana bir bu yana koşuştururken saçlarının karasına erişmişti diz kapakları. Tırnaklarının içi kir dolmuştu. Terden saçlarının dipleri ıslanmıştı. Yine de bir şişe daha su alsalardı yanlarına bu kadar çok şikâyet etmeyecekti belki.

– Cihan daha varamadık mı? Gücüm tükendi.

Önden önden giden Cihan bir uçta durdu. Bir sanatçının başyapıtını hayranlıkla izler gibi izliyordu çevresini. Sanki ilk kez görüyormuş gibi nutku tutuldu. Gözlerini ayırmadan usulca:

– Geldik işte, diyebildi.

Biraz sonra Zehra da onun yanına gelebildi. Nefes nefese kalmıştı. Kaldırıp başını Cihan’ın baktığı yöne baktı. O da tıpkı Cihan gibi kalakaldı.

– Cihan, bu çok güzel!

– Sen sizin oralarda böylesiylen karşılaşmış mıydın?

– Yook, nerde…

– Ben diyom ki bu tepe sihirli Zehra.

– Sihirli mi? Daha neler!

– Güneş’in batışına bak Zehra! Tüm çayır çimen, meyve veren ağaçlar bile turuncu turuncu oldu.

Sahiden de öyleydi. Güneş gökyüzünden taşıp köyün bitki örtüsüne karışmıştı. Işık, koca kızıl bir toptan sarkan ip gibi düşüyordu yere. Sanki yeryüzü oyununda sahne sırası bu köy evlerindeydi. Güneşin her bir odaya ulaşmasını gözünü kırpmadan izliyordu Zehra.

Önce Zehra olduğu yere çöküp bağdaş kurdu. Ardından Cihan ilişti Zehra’nın yanına.

– Sanki bütün köy bizim gibi, değil mi?

– Bence şu an bütün dünya bizim Cihan. Baksana güneşi bile biz uğurladık. Neden hiç buraya getirmedin ki beni?

– Çünkü burası sihirli dedim ya! Öyle her zaman oyun oynamaya, piknik yapılmaya gelinecek yer değil.

– Aman! Ne kızıyorsun canım? Ben sen olmadan buraya zaten gelemem. Nasıl her zaman geleyim? Anca sen getirirsen…

– Getirdim ya işte Zehra.

– Hem neden sihirliymiş burası?

– Az önce olanı görmedin herhalde? Güneş gökyüzünü yaktı. Yetmedi köye aktı. Dedenin evine bile bulandı, görmedin mi?

– Gördüm ya, görmem mi?

– Ee ne inanmıyon ki hala? Ha, dersen bana bu kadar sihir yetmez, o vakit geceyi bekleyecen.

– Ne oluyor ki gece?

– Onu söyleyemem. Görmen lazım.

– Ama dedem meraktan delirir Cihan.

– Ya ne olacak ki? Önünde sonunda eve gideceğiz ya? Alt tarafı birkaç saat be Zehra.

-Olmaz Cihan. Valla hemen annemi arar dedem. Ertesi gün dedin mi gelirler beni almaya. Daha da kalmama müsaade etmezler burada.

Birden güleç, parlak yüzü düştü Cihan’ın. Aklından bir an geçen hüznü yüzüne yansıtmıştı istemeden. Gözlerini uzaklardan çekip yere indirdi. Cevap veremedi Zehra’ya.

– Cihan? Ne oldu? Küstük mü?

– Yok be kızım. Ben bebek miyim küseyim? Anca bebekler küser.

– E neden üzüldün o zaman?

– Senin deden sen yaramazlık yapınca anneni arıyormuş ya. Ne güzel be. Valla nenemin annemi çağırabileceğini bilsem bu köyün altını üstüne getirirdim.

– Neresi güzel Cihan? Sonra ceza veriyorlar ama.

– Varsın versin be kızım. Ne olacak ki? İki gün kızar sonra gelir sarılır, öper. Ben anneye sarılmak ne demek bilmiyom biliyon mu Zehra.

– Annene hiç sarılmadın mı?

– Hiç hatırlamıyom ki ben annemi. Ben daha bebekken ölmüş.

Zehra uzanıp Cihan’ın dizlerinde birleştirdiği ellerinden tuttu.

– Üzülme be Cihan. Annem iki hafta sonra gelecek buraya. Sen de ona sarılırsın. Benim annem senin annen.

– Annen kızmasın?

– Niye kızsın ki? Sevginin, sarılmanın kızgınlığı mı olurmuş?

Düşürdüğü yüzü çocuksu saflığıyla yeniden çiçeklendi Cihan’ın. Zehra’ya gülümseyerek karşılık verdi.

– Hadi kalk taş toplayalım Zehra.

– Ne yapacağız taşı?

– Ne yapacağız beş taş oynayacağız tabii.

Kalkıp taş topladılar. Akşam iyice çökene dek oyunlar oynadılar. Oyuna hepten kendini kaptıran Zehra birden etrafına baktı ve köyün siyahi haliyle karşılaşınca ayağa fırladı.

– Amanın! Ne bu? Gece olmuş ya!

– Dur Zehra. Nereye gidiyon?

– Gitmem lazım Cihan. Yandım ben valla yandım.

– Dur zaten kalmışsın geç kalacağın kadar. Bari sana sihri göstereyim.

– Ya ne sihri Cihan Allah aşkına ya?

– Ne olur dur ya.

Sabırsızca durdu Zehra.

– Tamam, durdum hadi göster.

Sırt üstü yere uzanıp ellerini başının altında kenetledi Cihan. Zehra biraz kızgın bir ses tonuyla:

– Ne yapıyorsun Cihan? Göster hadi ne göstereceksen.

– Oradan öyle bana bakarak göremezsin akıllım. Sen de uzancan yere böyle.

Cihan’ın sözünü dinledi Zehra. Saçları toz toprak olmasın diye o da Cihan gibi kenetledi ellerini başının altında. Gökyüzüyle gözleri buluşunca sıcacık bir heyecan duydu Zehra.

– Vay be!

– Nenem der ki şehirli insanlar tabiatı hoyrat kullanırmış. Tabiatta onlara küser güzelliğini onlardan esirgermiş. Yanlış anlama ha! Sen onlardan değilsin biliyom.

– Doğru, çok doğru, dedi büyülenmiş gibi Zehra.

– Ben buraya her geldiğimde en parlak yıldızı ararım.

– İşin zormuş valla Cihan. Hepsi parıl parıl. Sayılamayacak kadar çoklar bir de.

– Dikkatle hepsini izlersen bulursun.

– Dur dur! Buldum. İşte bak. Orada. Solda.

– Gördüm! Sanki içinde milyonlarca ışık var he.

– Belki daha fazla! E bulduk. Ne olacak şimdi?

– Bu dünyada çok özlediğin ama hiç göremeyeceğin biri var mı Zehra?

Bu beklemediği soruyu cevaplamadan evvel biraz düşündü Zehra.

– Anneannem var, dedi sonunda.

– İşte o en parlak yıldız anneannenin evi.

– Nasıl yani?

– Onlar oradalar. En parlak, en güzel yıldızın içinde yaşıyorlar. Benim de annem orada. Belki anneannenle annem birliktedir şimdi.

– Ama… Ama bu gerçek değil ki Cihan, dedi üzgün bir ses tonuyla Zehra.

– Sen gerçek olmasını istersen olur ama. Neye inanırsan gerçek odur Zehra. İşin sihri de bu ya. Benim annem o yıldızın içinde yaşıyo. Ne zaman özlesem gökte buluyom onu. Yalnız bulutlu havalarda görüşemiyoz o zaman da hava düzelsin diye çok dua ediyom.

Zehra’nın gözünden incecik bir yaş düşüverdi. Acı bir gülümsemeyle yıldızı izlemeye devam etti. Cihan ise büyük bir aşkla izliyordu. Bir müddet sonra günün yorgunluğundan olacak ki ikisinin de gözleri uykuya kapanıverdi.

***

– Eyvah! Cihan kalk, sabah olmuş!

– Eyvah! Koş Zehra koş!

İkisi de alelacele koşa koşa köye indiler. O kadar hızlı koşuyorlardı ki Zehra’nın karnına ağrı girdi. Yine de durmadılar. Çok geçmeden Zehra’nın dedesinin evine vardılar. İçeri girdiklerinde Zehra’nın annesi avluda taburenin üzerine oturmuş ağlıyordu. Babası elinde telefon boydan boya volta atıyordu. Dedesiyse sanki bir günde daha çok yaşlanmıştı. Solgun yüzündeki keder çok uzaklardan kendini belli ediyordu. Emaneti koruyamamanın utancı çökmüştü göz bebeklerine. Zehra annesiyle babasını görmenin verdiği şaşkınlıkla:

-Anne..? dedi.

Kızının sesiyle irkilen kadın “Yavruum” diye acı bir çığlıkla Zehra’ya atıldı.

– Annem sen neredesin annem? Ah, öldürdün beni Zehra. Ah kuzum!

– Cihanla oyuna dalmışım anne. Sonra çok yorulmuşuz uyuyakalmışız. Çok özür dilerim anne.

Zehra annesinin ona kızacağını sandı. Annesi ise durmadan şükürler edip Zehra’ya sarılıyordu. Annesi bir süre sonra kapıda dikilen Cihan’a döndü.

– Cihan gel yavrum yanımıza. Ne öyle duruyorsun?

Usul usul gelip oturdu yanlarına Cihan. Cihan oturduğu yerden hiç kıpırdamıyor, gözlerini yerden ayırmıyordu. Üzerine örtünen eğretiliği kovamıyordu. Cihan’ın çekimserliğini fark eden kadın, Cihan’ın önüne geldi, dizlerinin üzerine çöktü.

– Seni de çok merak ettim biliyor musun?

Cihan şaşırarak:

– Sahi mi..? dedi. Bakışları parlamıştı.

– Sahi ya. Ödüm koptu sana bir şey olacak diye. Hem ben anneyim. Oğlumu merak edeceğim tabii.

Gözleri kocaman açıldı Cihan’ın.

– Oğlumu mu?

– Tabii ya. Senin aklın daha ermezken ben baktım sana. Hem annen benim arkadaşımdı. Seni daha el kadarkenden biliyorum.

– Annemi tanıyon mu gerçekten?

Kadın güldü.

– Tanıyom ya. Senin haberin yok ama seni bana ve tüm sevdiklerine emanet etti. Sen bana emanetsin. Bakma uzaklarda olduğuma. Senin Zehra’dan farkın yok benim için.

Heyecandan dili tutuldu Cihan’ın. Yalnızca gözlerini kocaman açmış, kadına bakıyordu. Zehranın ise mutluluktan ağzı kulaklarına varmıştı. Annesiyle gurur duyuyordu. Kadın gülümseyerek Cihan’ın ellerinden tuttu.

– İyisin değil mi oğlum?

Cihan yutkundu. Gözlerinden, engel olamadığı bir yaş kadının ellerinde duran ellerine aktı. Heyecandan titreyen sesiyle:

– Sana biraz sarılayım mı? diyebildi.

– Ah kuzum benim, diye sarıldı kadın Cihan’a.

O an Cihan o parlak yıldıza misafir oldu. Bir koku duydu burnu. Karın tokluğu, evin kilidi, soba sıcağı gibi. Bugüne dek bunların bir kokusu olduğunu bilmiyordu. Meğer varmış. Meğer anne kokusu böyle bir şeymiş. Annesinden selam getiren bu kadının kokusu burnunu sızlattı Cihan’ın. Dakikalarca ayrılamadı kadından. Zehra da onları mutlulukla izliyordu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.