Sevgili Arsız Ölüm

Sevgili Arsız Ölüm, Latife Tekin.

Latife Tekin 1983 yılında ilk kitabı olan Sevgili Arsız Ölüm’ü okuyucularla buluşturuyor. Bir yazarın ilk göz ağrısının, ilk birikimlerinin, yazmış olduğu ilk kitabın belki de Sevgili Arsız Ölüm kadar ses getirmesi, tartışmalara sebep olması nadiren yaşanılan bir durumdur.
Bu kadar tartışmanın ve bir o kadar da övülmenin nedenlerinden bahsetmeden önce Latife Tekin’in karşısında ceketin iliklenmesi gerektiği düşüncemi dile getirmek istiyorum. 1980’li yıllarda bir kadın olarak, toplumdaki problemleri, insanların psikolojilerini, kendisinden de birçok şey ile bağdaştırarak başarılı bir şekilde yansıttığı bu eseri bizlerle buluşturduğu için kendisine saygı duyuyor ve teşekkür ediyorum.

Sevgili Arsız Ölüm, yazarımızın kendi yaşamından çok fazla izler taşıdığı bir eseridir. Kendisinin ifadeleri şöyledir: “1957 yılında Kayseri’nin Bünyan kasabasına bağlı Karacafenk köyünde doğdum. Yürümeyi öğrenir öğrenmez okula başladım. Okul, evimizin erkek odasıydı. Sedirlerin altında cinlerle oynaşırken okumayı, yazmayı öğrendim.”
‘Cinlerle oynaşmak.’ Bu ifade bize kitap hakkında bir bilgi veriyor, devam edelim:
“1966 yılında İstanbul’a geldim. Çocukluğum keskin bir acıyla ikiye bölündü sanki. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidi.”
Köyden şehre geçişi okuyacağımızı da öğrendik ve şu cümlelerden sonra kitabımızla baş başayız:
“Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim.” (Latife Tekin, 1983)

Sevgili Arsız Ölüm, klasik roman anlayışından farklı bir tarzda karşımıza çıkıyor. Latife Tekin, klasik romanın, içinde bulunduğu toplumun insanlarının kendisine bakışına ve dünyayı algılayışına denk düşmediğini ifade etmiştir. Bu eserinde de romandaki gerçekçiliğin dışına çıkarak romanı Halk Edebiyatı ürünleriyle birleştirdiğini görüyoruz. Romanda olay örgüsü arasında nedensellik bağları ve belli bir gerçek zaman aranır ancak Latife Tekin bunun dışına çıkmış, bir destan, halk hikâyesi okuyormuş hissi uyandıracak şekilde yazmıştır. Çünkü olaylar arasında tamamen bir nedensellik bağı bulunmamaktadır, küçük ve parça parça olaylar birbiri ardında devam eder.
Yapmak istediğini başarıyla yaptığını düşünüyorum, özellikle toplumsal mesajlar veya karakterlerin psikolojik durumları bu parça parça olaylar esnasında bize gösterilmiş fakat yazar kendisi bu mesajların ayrıntısına hiçbir şekilde yer vermemiştir. Okuyucuya satır aralarında duraklar yaşatıp, o mesajları ve psikolojik durumları kendi zihninde tamamlama fırsatı vermiştir. Bunlar, okurun duraklamasına sebep olacak ve onu romandan koparacak bir duraklama değil aksine okuyucunun zihninde ve bakış açısında fırtınalara ve farklılıklara sebep olacak duraklama anlarıdır, bilinçli bir okuyucu için güzel anlar demektir.

Romanın ilk sayfalarından itibaren nelerle karşılaşacağımızı anlayabiliyoruz. Bir anda karşımıza cinler, peri kızları ve bin bir türlü batıl inançlar çıkıveriyor.
Mekânımız hep ön planda; köy insanı, yaşamı, gelenekleri, her şeyi ile anlatılmıştır. Latife Tekin’in dili kullanışına tabiri yerindeyse hayran kalınası diyebilirim, aile içindeki bireylerin ve köylülerin üsluplarında hiçbir yapaylık hissetmedim.

Romandaki önemli karakterimiz Huvat ve Atiye Aktaş’ın kızları Dirmit. Romandaki hiçbir karakterin Dirmit’ten daha az önemli olduğunu düşünmüyorum fakat anlatıcı Dirmit’i daha ön planda tutmuş. Aktaş ailesinin bütün üyeleri bir dünya; köydeki, şehirdeki her bireyin bize anlattığı şeyler var aslında.
İnsanların öyle bir yaşam tarzı var ki ‘insan’ı ne olarak gördüklerini düşündürdü okurken sık sık. İnsanı ne olarak görüyorlardı ki onlara ‘tuhaf’ gelen her davranışlarında insanı bir kalıba koyuyorlardı? Bir kimsenin yaptığı her davranışı ‘gariplik’ olarak görüyor ve bir etiket yapıştırıyorlar, üstelik bunlar gayet normal davranışlarken. Sonrasında sorumun cevabını almıştım, tek yanıt eğitimsizlikti.
Yaşamları boyunca tekdüzeliğin dışına biraz olsun çıkmayan bir toplum söz konusu. Sürü psikolojisi hâkim ve insanların hepsi ‘yeni’ olan bir duruma karşı aynı tepkiyi veriyorlar; önce hep birlikte yadırgıyorlar sonra hep birlikte benimsiyorlar.
İnsanlar farklı bakış açılarına sahip değiller, bir şeyi ya uğursuzluk olarak ya da kutsal olarak değerlendiriyorlar. ‘Normal’ kavramı pek yok. Ya tamamen kabul etme ya da yok etme.

Huvat’ın bir gün düşünceli şekilde uzaklara dalıp gitmesine karşılık Atiye’nin sözleri: “Uzağa bakmak iyi değilmiş, uzağa baka baka aklını oynatanlar varmış lan.”
İnsan, fıtraten birçok duygu ile var olmuştur, hüzünlü bir anının olması veya düşünceli olması gayet normal bir durumken bilhassa Atiye her durumun arkasında bir şey arıyor. O kadar ki yolunda giden bir durumda bile bir bit yeniği arıyor ve kimseye rahat vermiyor. Roman boyunca başta Dirmit olmak üzere herkesin başını ağrıtan davranışlar sergiliyor annesi. Bir çocuk düşünün, birçok eşyayı kurcalayıp herhangi bir şeyi kendisine oyun malzemesi yapabilir fakat bunu Atiye bir türlü anlayamıyor ve kızı ne yaparsa yapsın onun ‘cinlendiğini’ düşünüyor. Dirmit sessiz kalsa, bu işte bir iş var diyor, Dirmit koşup zıplasa cinlendi diyor, top oynasa topa cin diyor… Kızına her şeyi yasaklıyor, odalara, ahıra kilitliyor. O kadar ki ünü tüm köy halkına yayılıyor ve adı ‘cinli kız’a çıkıyor.
Dirmit… Henüz çocuk olduğu için annesinin yanlış ve baskıcı davranışlarına rağmen hep annesinden sevgisini, ilgisini ve onu anlamasını beklerken Atiye ona iyi gelecek hiçbir adımı atmıyor. Dirmit’in daha küçük yaşlarda cansız varlıklar ve çiçeklerle dost olduğunu, onlarla konuştuğunu okuyoruz.

Romanda, hurafelerin hayatlarının tamamını oluşturduğu ve dinin yanlış anlandığı, yaşandığı bir ailede küçük bir kızın, daha sonra bir genç kızın ne kadar yalnızlaştığına şahit oluyoruz. Dirmit’in roman boyunca yaşadıklarını uzun uzun anlatmak ne yazık ki burada pek mümkün değil.
Şehre yerleştikten sonra Dirmit, Kuşkuş otunu kendine arkadaş ediniyor, öyle bir arkadaşlık ki bir genç kızın kendisini yetiştirmesi, zorluklar karşısında motive etmesi de bu arkadaşlığıyla oluyor:
“Kuşkuş otu ona akıl verdi. Kitap okursa bir dolu şey öğrenebileceğini söyledi. Dirmit Kuşkuş otuna okuldaki kitaplıktan söz etti. Ama utandığı için gidip diğer çocuklar gibi, orada kitap okuyamadığından yakındı. Kuşkuş otu Dirmit’i karşısına aldı. Ona utanırsa hep çok az şey bileceğini anlattı. Utanmaması için onu tembihledi. Dirmit’e kitaplığa girdiğinde yüreği çarparsa derin derin solumasını söyledi. Yüzü kızarırsa başını hemen önüne eğmesi için onu tembihledi. Ağzı kuruyunca, dilini ısırmasını, elleri titrerse, ellerini masanın altına saklamasını öğütledi. Dirmit Kuşkuş otunun öğütlerini dinledi.” (syf. 95)
Burada sanki aklımıza bir karakter geliyor değil mi? Şeker Portakalı’ndaki küçük dostumuz Zeze…

Şehre yerleştikten sonra bu ailenin peşini beladan kurtaramadığını söyleyebiliriz.
İş sıkıntıları, sosyal uyum problemleri ve hastalıklarla süren bir hayat. Ve Huvat’ın hep şiddete başvurması, başında takkesi, elinde yazarın tabiriyle yeşil kitaplar fakat evin içinde hep bir şiddet hali ve dinin de yanlış yaşanması durumu.

Atiye’nin hastalıkları ve Azrail ile sürekli bir iletişim halinde olması kitabın adını biraz da bu açıdan anlatıyor; Sevgili Arsız Ölüm. “Huvat her hastalandığında bir yolunu bulup Azrail’i alt eden karısının yine bir yolunu bulup ayağa kalkacağını, hatta onun günün birinde öleceğinin bile şüpheli bir durum olduğunu düşündüğünden onun gözlerini tavana dikip inlemesine kulak tıkadı.” “Atiye Azrail’i çağırdı. Azrail gelip Atiye’nin göğsüne çöktü, Atiye, ‘Al canımı ya Azrail!’ diye bağırdı. Sonra gözlerini araladı. ‘Ruhumu teslim edemiyorum’ dedi.” (syf. 143)

Sevgili Arsız Ölüm ile Türk Edebiyatında çok alışık olmadığımız, postmodernizm akımı kabul edilen Büyülü Gerçekçiliğe şahit oluyoruz ve Latife Tekin bu büyülü gerçekçiliği okuyucuya başarılı bir mizahi üslup vasıtası ile aktarmıştır.

Dirmit, ciddi baskılar altında büyürken, kendisini fark ediyor ve yazmaya yöneliyor. Yazar bu süreçleri gerçekten hayran bırakacak derecede iyi işlemiş ve hatta belki de birçok genç kızın Dirmit’i yüreğinde hissetmesini sağlamıştır. Dirmit yazıyor, Dirmit hissediyor, Dirmit’in bakış açısı, ufku ötelere uzanıyor…
“Yanında belinde dolaşan annesi mi, el mi bilemedi. Gece şiir yazdı, gündüz gidip denize okudu. Ağaçları, duvarları, bulutları, evleri kardeş, denizi anne, göğü baba.” (Syf. 219)

Romanda geçen olaylarla, özellikle yazarın Dirmit’in gözünden anlattıkları, küçük küçük ama insanın zihninde yankı yapan cinsten durumlarla örülü bu eser. Kısaca, bu kadarına değinmiş olduk. Latife Tekin’in bu yapıtı ile roman tekniğine yeni bir tarz getirmiş olduğunu tekrar belirtelim; gerek fantastik unsurları romanda kullanması ve dili kullanışındaki yeteneği ile gerekse toplumsal sorunlara farklı bir yer vermesiyle edebiyatımızda önemli isimler arasına dâhil olmuştur.

Faydalanılan Kaynaklar:
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3.
Mehmet Tekin, Roman Sanatı.
İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebî Akımlar.
Editör: Köksal Alver, Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Sevgili Arsız Ölüm”

  1. Çok güzel bir çalışma olmuş. Sade ve akıcı bir dille eseri gayet güzel anlatmışsın. Emeğine ve kalemine sağlık kardeşim… 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.