Kayıp Emzik

Büyütüp  beslediği yiğidini asker eden her anne gibi gururla asmıştı Türk bayrağını.
Evin ön avlusunda ışıklar yakılmış, misafirler dizilmiş, mahallenin gençleri ise davul zurna eşliğinde asker uğurlamasına başlamıştı. Bir evin bir oğluydu, hem de tek evladı.
Kolay mı erkek anası olması? O an, evin camından dışarıyı seyre daldı. Davula hızla vuran tokmağın sesi ile gençlerin daha coşkulu halay çekişlerini seyretti. Gençler eğlenmiş, gece de nihayet sona ermişti. Ertesi akşam biricik oğlu Zekeriya’yı yol edecek, ana kucağından Peygamber ocağına uğurlayacaktı. Eş, dost, mahalleli hasıla herkes dağılmış biricik oğlu ile baş başa kalmışlardı. Niyeti birkaç kelam edip nasihatte bulunmaktı ancak ellerine kınalar yakılmış kuzusu kucağında uyuyakalmıştı. Şefkatli ellerini başında gezdirirken gözleri de bir meçhule dalmış, maziyi yad diyordu. Yıllar sonra bir evladı olacakken vefat eden beyini düşündü. Neredeyse torun sahibi olacağı yaşta bir evlada sahip olmuştu, dünyada böylesi bir saadet de yoktu. İmtihan dünyası bu ya, 20 sene sonra Allah bir evlat bahsetmişti. Ancak beyini de evladına kavuşamadan kaybetmişti. Kader!..
Biricik yavrucak büyümüş, anasına hasret yaşatacak askerlik vaktine erişmişti.

Düğün yerinden farkı kalmayan asker evinde sabah, gün ağarmadan olmuştu.
Şöhret Hanım şehrin ileri gelen zengin ailelerindendi. Çevre köylerden hem tebrik hem iyi dilek temennilerini iletmek üzere insanlar akın etmişti. Her gelen misafiri için hususi hazırlattığı al renkli yemenileri boyunlarına astırıyor, ihtiyaç sahiplerini de bu vesile ile görüp, elleri boş göndermiyordu. “Bir sadaka bin belayı def eder” niyetiyle oğlunun tez elden sağ selamet dönmesi için hayır hasenatta bulunuyordu. Şöhret Hanım’ın bu haline çevre köyler ve yaşadığı belde öylesine alışkındı ki, kimse bu hali garipsemiyordu.

Vakit biricik oğlu Zekeriya’sını uğurlamaya geldiğinde; “Kalkın komşular! Şöhret Hanım’ın hanesi matem evi değil düğün yeridir” diyerek oğlunun korku ve endişesini gidermeye çalışıyordu. Kapıdan çıkmadan evvel, kendi elleriyle uçlarına pullu boncuklar işlediği yazmayı oğlunun boynuna sardı. Gıcır gıcır parlattığı kösele kunduraları giydirdi, avuç içlerinden öptü, ellerindeki kınaları kokladı. Ayrılmadan evvel oğluna döndü;

‘‘Gözlerinden öpme, ayrılıktır, derdi büyükler ama ben gözlerinden öpe öpe büyüttüm Zekeriya’m seni. Rabbim yolunu açıklık, dönüşünü tezlik eylesin. İlk ayrılığım olduğu gibi tek ayrılığım olsun. Karın soğuğu üşütmesin, yazın güneşi terletmesin. Ayağına taş gözüne yaş değmesin. Seni bana emanet eden Allah’ıma, şimdi ben seni emanet ettim. Vardığın gibi tez elden selametle gelesin…’’

Şöhret Hanım’ın biricik evladı Zekeriya’sı  gurbet ele varmış, asker olarak vazifesine başlamıştı. Yaz bitmiş, güz gitmiş, kara kışlar gelmişti. Kışın ayazından değil evlat hasretinin ağırlığından hasta olan Şöhret Hanım, yataklara düşmüştü. Eskilerin de dediği gibi; “insan üşüttüğünden değil üzüldüğünden hasta olurdu.” Evlat hasreti ile yangın yeri gibiydi yüreği. Hasretinden yandıkça eski sandıklara koşuyor, Zekeriya’nın çocukluk kıyafetlerini sakladığı bohçaları açıyordu. Yıllar evvel kaybettiğini düşündüğü oğlunun emziğini bulmuştu. Kayıp bir emzikten bile medet bekliyor ve hasretini bir nebze olsun gidermek istiyordu.

Bir bahar sabahı güzelliği ile tan ağarmış, çağla çiçekleri açmış, keklik kuşları aşk ile şakıyordu. Şöhret Hanım’ın içine neş’e dolmuş, evin tahta kapısına attığı bir tahta iskemle ile oyun oynayan çocukları seyre dalmıştı.  Yoldan geçen iki adamın onun evine doğru gelişlerini fark etti. İçlerinden biri kısık ve titrek sesle;

“Er Zekeriya’nın annesi Şöhret Hanım siz misiniz?” diyerek sual etti.  Şöhret Hanım yürek çarpıntısı ile ayağa kalkarken, oya yaptığı yazması elinden kaydı ve yere düştü.
“Benim Zekeriya’mın anası, hayırlara vesile olsun” dedi. Haberi vermek üzere gelen adamlardan diğeri;
“Başımız sağ olsun milletimiz var olsun, Zekeriya oğlumuzun şehadeti, Allah katında makbul olsun! Şehidimizin kalan eşyaları; bir tane oyalı yazması, boyası üstünde kösele kundurası, bir de kınında pas tutmuş gümüşten çakısı…”
Ruhun bedeni terk etmesi eceldi. Peki ya evladın anayı koyup gitmesi neydi?
Bahar rüzgarları yerini kasırgaya bırakmış, Şöhret Hanım’ın ağıdını fırtınalar taşımıştı. Halbuki insan hayatı boyunca esen yelleri kasırga zannedermiş, anlamıştı.
Şöhret Hanım evine koştu, eski eşyaları sakladığı sandığı buldu. Hasretini bir nebze de olsa dindirdiği oğulcuğunun kayıp emziğine sarıldı. Oğlu Zekeriya için yaktığı ağıt, Kaz dağlarında yankılandı;

“İki keklik bir kayada ötüyor
Ötme de keklik derdim bana yetiyor
Annesine kara da haber gidiyor
Yazması oyalı kundurası boyalı
Uzun da geceler yar boynuma sar benim”


Şöhret Hanım’ın feryadı arşı titretti. Yaktığı ağıt ciğerleri dağladı, bulutları ağlattı.
Bahar gelmeden açan çiçekler soldu sarardı.  Sahi, evlat acısını hangi dağ, yük diye taşırdı? Bahar muştusu; cemreler düşecekken, oğulcuğu Zekeriya’nın, şahadet  kanı toprağı suladı. Al bayrağa sarılı tabut helallik için geldiğinde göz yaşları ceyhun olup çağladı. Oğulcuğunu düğün ederek yolladığı askerden, kefenlere sarılı tabutla karşıladı. Dilindeki ağıdı bitmiyor, yangınını söndürmeye çare bilinmiyordu.

“İki keklik bir kayada yaslanır
Teke de bıçak gümüş kında paslanır
Bir gün olur deli de gönül uslanır
Yazması oyalı kundurası boyalı
Uzun da geceler yar boynuma sar benim”

Şöhret Hanım’ın yaktığı ağıdı rüzgârlar taşıdı, dilden dile dağıldı yıllar boyunca nesilden nesile ulaştı. Yaşanan acıyı tarif etmek ne denli zorsa, yakılan ağıtları hissetmek de o denli ağırdı.

Not: Hikâye, “iki keklik” türküsünden esinlenerek,  gerçek olay çerçevesinde kaleme alınmıştır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

3 thoughts on “Kayıp Emzik”

  1. Yine çok güzel bi yazi kaleme almişsin en yakin zamanda birlikte olmak ümidi ile…

    Aliiiii Aliii destero…

  2. Cok harika bir yazi olmus. Gonlunuze, yureginize, emeginize saglik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.