Hacıbektaş Gezisi

Havalar soğumaya başlamıştı. Bağbozumu bitmiş, sonbaharın güzelliği yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuştu.

Gümüşkent Kasabası’nda görev yapıyordum. –Hacıbektaş’a 15 km. uzaklıkta, Kırşehir-Nevşehir yolu üzerinde şirin bir kasaba Gümüşkent-
Haftanın son günüydü. İstiklal Marşı’nı gururla söyleyen öğrenciler evlerinin yolunu tutmuştu.

Rüştü Hoca:

  • ‘Hafta sonu boş musun?’ dedi.
  • ‘Şehre inmeyi düşünüyorum.’ dedim.
  • ‘Gel, seni Hacıbektaş’a götüreyim.’ dedi.
  • ‘Müzeyi gezer miyiz?’ diye sordum.
  • ‘Elbette…’

Müdürümüz Süleyman Hoca:

  • ‘Türbeyi gezdir de hacı olsun. Öğretmen maaşıyla hacca gitmesi zor.’ dedi. Rüştü Hoca
  • ‘Mali’yi hacı yapacağım, artık Hacı Mali deriz.’ diye espriye karşılık verdi.

Ertesi gün çarşıda buluştuk. İlk olarak Rüştü Hoca’nın köyüne uğradık. Pastoral manzara, pastoral koku ve pastoral seslerle ruhumuzu doyurduktan sonra Hacıbektaş’ın yolunu tuttuk.

Önce türbeye girdik. Her evliyanın başında ettiğim gibi Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin başında da şöyle dua ettim:  “Rabbim, başta peygamberimiz olmak üzere, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin, evliyaların ve Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin yüzü suyu hürmetine; iyi bir Edebiyat Hocası olmayı, öğretmenlik görevini hakkıyla yerine getirebilmeyi, dili dilime, gönlü gönlüme uyan, dışı kadar içi de güzel bir kızla evlenip iki dünyada mutlu olabilmeyi nasip eyle…”

Sonra türbenin diğer bölümlerini gezdik. Rüştü Hoca durmadan anlattı, ben de hayretle dinledim. Dünya güzelinin ta Hindistan’dan kalkıp buraya gelişini, Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin müritlerinden biri oluşunu anlattı. Aşevindeki kara kazanın Cumhuriyet döneminde Ankara’ya müzeye götürüldüğünü, ancak ertesi sabah kazanın yerine gelmiş olduğunu anlattı.

Çilehane’nin dar ve küçük odaları mezarı andırıyordu. Dakikaların geçirilemeyeceği küçücük yerde ayların geçirilmesini insanın aklı almıyordu. Terbiyesi için bu kadar zorluk çekilen “nefis”in ne menem bir şey olduğunu bu küçücük odalar çok iyi gösteriyordu.

Rüştü Hoca anlatıyor, ben hayretteyim: Hacı Bektaş-ı Veli’nin ermişliğine inanmayan müritlerden birinin, türbenin üstünden Hacı Bektaş Hazretleri’ne attığı taşı, Hazretin iki parmağı ile havada tuttuğunu anlattı. –Parmaklarının izi hâlâ taşın üzerinde- O müridin, “Beni sizin yolunuz üzerine gömün; gelen geçen bassın.” vasiyetini tam üzerine basarken anlatması ve ayağımı istemeyerek geri çekişim hâlâ hayalimde. Aslanlı çeşmeden su içişimiz, çaput bağlanan dut ağacının hikâyesi… Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Bu ağaç kurumadan Anadolu Türkler’in elinden çıkmaz.” sözü ve Rüştü Hoca’nın esprisi: “Ağacın güneydoğu ucunda kuruma var.”

Müzenin mistik âleminden çıkıp bir müddet kitapçılarda dolaşıyoruz. Tıraş oluyoruz. Öğretmenevine ve kütüphaneye uğruyoruz.

Öğleden sonra Gümüşkent’e geliyoruz. Kahvede okul müdürü Süleyman Hoca müjdeyi(!) veriyor. Göreve yeni başlayacak olan, ancak hiç görmediğimiz Fen Bilgisi Öğretmenini kastederek:

  • ‘Mehmet Ali, gözün aydın seninki pazartesi göreve başlayacak.’ diyor. Ben de espriyi bozmadan ciddiyetle soruyorum:
  • ‘Bekâr mıymış Hocam?’
  • ‘Evet, bugün geldi, evini de kiraladık.’ diyor.

Sonra türbede ettiğim duayı hatırlıyorum. “Acaba” diyorum içimden. “Acaba, dua ettiğim kız bu olabilir mi?”
Dua ettiğim kızın bu kız olduğunu sekiz ay sonra nişanlandığımızda anlıyorum.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.