Bir Çocukluk Meselesi

Sevgili kendim ve sevgili okur;
Birdenbire aklım çocukluğumdan kalma bir anıya takıldı. Bilirsiniz insanlar çocukluklarına dair çok fazla bir şey hatırlamazlar. Özellikle belli bir yaşın altı büyük oranda pusludur. O yüzdendir ki o tek bir anıya hadi belki saysan bir elinin parmak sayısını geçmeyecek o anılara pranga vururlar, kaçıp gitmesin diye. Bazen şöyle derim kendi kendime; keşke bir insanın kafasındaki o çocukluk anısı olsaydım. Kıymete binseydim, yerimi kimse dolduramasaydı…

Konu yine dağılıyor. Ya da konuyu mu açıyor? Aklımla çenem arasındaki hatlarda zaman zaman kopukluklar oluyor, kusuruma bakmayın. Ne diyorduk, hah çocukluk anımdan bahsediyordum.
Ben üç erkek çocuklu bir evin dört numaralı kız çocuğuyum. Türüm dişi olsa da neredeyse o evin içinde bir yaramaz erkek gibi büyüdüm. Yeri geldi babama bile rest çektim. Hâlâ hayret ederim, ben nasıl taş olmadım diye! Bu arada babama göre benim rest dediğim şey, naz yapmakmış. Hâlbuki o zamanlarda kendi gözümde, neredeyse evin babası konumundaydım. Meğer kimse beni kale almıyormuş. Çocukluk işte, çocukluk…

Çocuk dediğime bakmayın kafamın içinde kırk tilki, kırkı da birbirinden tilkiydi. Allah affetsin çok canlar yaktım. Yo yo, öyle pembiş, tatlış kızların yaktığı canlardan değildi benimkisi; bildiğiniz kafa kırıyor, adam dövüyordum. Adam dediğim de bizim sınıftaki sıska Halil işte!..

Bir gün, bizim okulun arka tarafında kalan boş arazide, sınıfın erkekleri ve kızları ile kendi aramızda düello dediğimiz; cimcik atmalı çelme takmalı, hurraa sesleri arasında, neredeyse namus meselesi kadar önemli olan bir sokak kavgasında, koydular benim karşıma Halil’i. Ben bu çocuğu dövsem, Allah bana ekmek vermezdi! Öyle pısırık bir çocuk. Anası evde aç mı bırakıyordu, ne yapıyordu bilmiyorum artık! Hani utanmasam ve bizim evdeki erkek kontenjanı dolmamış olsaydı, çocuğu ensesinden tutup, bizim kapının önüne koyup “Anne, Halil artık kardeşimiz olsun mu? Ona biz bakalım.” falan derdim. Böyle bir çocuk işte!

Halil karşımda durmuş bana bakıyor. Gelse, ayağıma kapansa, pes etse, kan akmasa diye içimden geçirmedim dersem yalan olur. Hayır, Niye uzatıyorsun evladım? Bütün çikletleri benim üzerime oynamışlar zaten. Bir tek şu köpek besleyen Murat var, o Halil’e bir misket oynamış. Sözüm ona köpekçi Murat, kendine çete kuruyordu. Pabucumun çetesi! Laf aramızda, Murat’tan korkmuyor değildim. Kolay lokma değildi çünkü. En az benim gibi üç fasulye lazımdı Murat’ı dövmek için. Bir önceki sene, sokaklar arası tükürük yarışında birinci olmuştu zaten. Bizim balkondan gözüküyordu adamın attığı ağız dışkısı!

Neyse, şimdi ben harcamasam Murat harcayacaktı bu çocuğu. Zaten dövmezsem de bütün karizma çizilecekti. Belki mahalleler arası, ikinci etap dövüşlerine bile alınmayacaktım. O arada, bu hadsiz ve çelimsiz Halil, bana doğru koşmaya başladı. Anasının bakkal Hüsodan aldığı tavuk ciğerini yemişti galiba! Evladım, size kaç kere diyecem oradan alışveriş yapmayın, kazıklıyor, bayat ürün satıyorlar diye. Tabi Halil böyle koşunca, ben de refleks olarak Halil’e doğru koştum. O arada ağzım da durmuyor tabi; “Yapma beee koçum, gel vazgeçç! Anana ne dicen sonra? Bak, o çirkef kadın, seni dövdüm diye kapımıza dayanırsa ve senin yüzünden annemden dayak falan yersem, şart olsun seni sınıfa almam Halilllll.” Sonra mı? Sonrasında olanları sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ama ipucu vermek gerekirse, damperli bir kamyonla Murat 124’ün çarpışmasını hayal edin! Ne diyeyim, yazık oldu çocuğa!..

Bu sokak dövüşlerini, benden bir yaş büyük abim yasakladı sonra bana. Şimdi “abi” dediğime bakmayın, daha o zamanlardan damarlarımda akan feminist kanım baş göstermişti. Bir yaştan bir cacık olmaz diyerek de saygıdeğer abime ismiyle hitap etmeye başlamış ve eşitliğin var olduğunu düşünüp, başkaldırmıştım. Başkaldırmam ile başımı, bana göre insan azmanı olan şaka bilmezin koltuk altında bulmam bir oldu tabi. E her sakallı deden, her kapıştığın Halil olmuyor hayatta!
Beni elindeki beslenme çantası ile ona abi demediğim için mahallenin etrafında dörtnala koşturdu feminist düşmanı. Tam bana layık bir abiydi anlayacağınız. Hakkını da yemeyeyim, güçlü mü güçlüydü. Sözü, Zafer mahallesinden Cumhuriyet mahallesine kadar geçiyordu. Çevresi de fena değildi hani. Şişko Fatih bile onun arkadaşıydı. Şöyle anlatayım, gözünüzde canlansın; Murat ve köpeği bile yenemezdi onları. Millet sırf onunla arkadaş olmak için pasolarını feda ederken ben, abimi yüce Mevla’nın verdiği ücretsiz kardeş kontenjanından reddediyordum. Yoksa annem de tavuk ciğerini bakkal Hüso’dan mı alıyordu, Aman Allah’ım!

Meğer anneme göre de aradaki yaş farkının fazlalığına bakmazmış, saygıya bakarmış bu işler.
E madem saygıya bakıyordu bu işler, ben niye saygı duyuyordum ki? O duysun bana saygı, abla falan desin değil mi ama?! Bizim de âlemde bir ismimiz, cismimiz var canım! Bu muamele ayıp oluyordu yani!

Velhasıl kelam, mahkemeye versen 2 yıl sürecek bu hukuk mücadelesini, annemin iki paparasıyla 2 dakikada kaybetmiştim. Abim, tam dersimi almadığımı düşünmüş olacak “Kalk bilek güreşi yapacaz dedi.” Biz de gelenektir, bükemedin bileği öpersiniz arkadaşlar. Ne bakıyorsunuz bön bön, tabi ki güreşin sonunda bir güzel öpmüştüm o bileği. Üstüne bir de tereyağında iki yumurta kırmıştım. Büyük ihtimalle o dakikalarda aklımdan, akşam babam gelsin de, kız evlat olma torpilimi kullanıp, senden intikamımı alayım tarzı bir bakış atmışımdır abime.

Sevgili kendim;
Artık sadede geliyorum, biliyorum sıkıldın bildiğin anıları dinlemekten.
Küçükken büyümeyi çok istiyordun. Hatta büyüklere, o küçük aklınla tavsiyelerin bile vardı. Niye ki kendini daha fazla kandırmadın da büyüdün? Sahi sen, gerçekten niye büyüdün?..

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Bir Çocukluk Meselesi”

  1. Sevgili kendim’e mukabil ‘Sevgili Dostum’ diyerek başlayayım. Ümidim odur ki nice güzellikleri kaleminden akıtabileceğin eşsiz ilhamlar hep seninle olsun.. Yazmaktan asla vazgeçme. Selâmlar!..

  2. Kalemine sağlık güzel bir yazı olmuş Allah yolunu açık etsin inşallah….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.