Sahne Işıkları

Ben yoktum uzun zamandır. Aslını isterseniz ve hatta laf aramızda, hiç de olmadım bu edebiyat denilen yapay sahnede. Çünkü, bu hayal sahnesinin sahte aydınlığına kapılmayacak, süslü dekorlarına imrenmeyecek kadar da gözlerim bozuktu. Rejisörler, metin yazarları, sahne ekibi de pek takıp, önem sıramda yükselteceğim parçalar değildi benim için. Zaten konuştukları dili de sevemedim gitti. Janti giyinmekten, poz kesmekten, jön duruşundan falan da anlamazdım. Hoş, anlasam da beceremezdim ya, her neyse. Hele biri, perde arkasından bana sufle vermeye kalksa, mazallah çıngar çıkartırdım. Papağan mıyım ben canım? Ne o öyle, replik tekrarlamalar.
İltifat denilen ve bu kirli sahneye sizi umarsızca atıveren, yalan-yanlış, saçma-sapan, abuk-sabuk martavallarla da işim olmadı pek fazla. İğrendiğin yüze buseler gönderiyorsan, kendi tükürüğün bile senden utanır, değil mi ama? Karakter denen aksesuarı kullanmayacaksa, ne diye yanında taşır ki insan? Pattadanak söylediğimden söylenmemesi gerekenleri ve az sosyalist-bol burjuva özentisi pagan ayinlerini umursama seviyem yerlerde süründüğünden, çok da sevenim yoktur. Amaan canım, ben de bayılmıyorum meymenetsizlerin sıfatına.
Paris’te bulunmadım hiç. Şanzelize’de süslü fahişelere laf atmadım. Lö bilmem ne kafesinde oturup, Eyfel kulesine küfür etmedim. E manyak mıyım? Kuleyle ne derdi olur insanın? Rus Dili ve Edebiyatı okuduğumu hatırlıyorum fi tarihinde. Hatta bir diplomam bile var söylemesi ayıp. Ama kahrolası kapitalizm ayağımı kaydırdığından mı yoksa Hollywood filmlerinin travmatik etkisinden midir nedir, hem Rusça’yı unuttum, hem Rusya’yı. Oysa, biraz hafıza sarayımda tutsaydım melaneti, şimdi ne hava atardım ha, sormayın gitsin. Arada, Laleli’de çapkınlık yapmaya giden bıçkın mahalle delikanlıları, sırf bildiğimi zannettikleri yabancı dilden dolayı, az çağırmamışlardır beni eğlencelerine. Tövbe Estağfurullah…
Şarap çeşitlerinden, çilingir sofralarından, meyhane kültüründen de ikramiyeye, amorti vurmamış bilet gibi uzağımdır. Otelin birinde, soda diye tonik içmiştim bir kere. Cin çarpmışa dönmüştüm, ne acı şeydi o öyle. Sanırsın imamın… Neyse, bir kere de bir doğum günü partisinde düşmüştüm votka tuzağına. Kola denen ömür karasını vaktinde çok tükettik. E ortam sıkıcı, tanıdık pek yok. Ben de dayanmışım Amerikan suyuna. Ne bileyim içine alkol kattıklarını. Bardak bardak diktim kafaya namussuzu. Sonrası mı? Sonrası tam rezillik. Eve nasıl geldiğimi pek hatırlamıyorum. Ama ertesi gün, gayet şuh bir hanımefendinin “sevgilim” diyerek beni aramasıyla irkildiğimi çok net hatırlıyorum. Kafayı bulup kız tavlamış, yan masayla hır-gür çıkarmış, merdivenleri korkuluklardan kayarak inmişim. Ha bir de halay başı olmuşum ki ben gibi bir oynama özürlünün o halini, ben bile görmek isterdim hani. Yani sizin anlayacağınız ne salon adamıyım, ne ortam adamıyım. Kim ne yapsın beni!
Ha, ama kalemim sağlamdır, ona laf söyletmem. Kazandığım ödüllerin çoğunu hatırlamam bile. Eli öpülesi anacığım, evde çok yer kaplıyor diye götürüp çöpe atmış bir kısmını. Canı sağolsun. Zaten bir işe yaradıkları da yoktu. Kendi kalemimin hayrını göremeyecek kadar basiretim bağlıdır, inanın. Bir ahpabım vardı, psikolojik problemleri olan ama muhabbeti ömür törpüsü kankalarımdan biri. Bir kere intihar etmişti de ben bulmuş hastaneye götürmüştüm kerkenezi. Kafası atınca kardeşinin boğazına bıçağı dayar, ailesine beni arattırır, ben gelince de bıçağı bırakıp, geyik muhabbetine sarardı. Bildiğiniz sıyrık işte. Bende çok var onlardan. Neyse, mesele bu değil şimdi. Bu uçuk-kaçık ahpabım, benim şiirlerimle kaç hanımın kalbini çaldı, kaç güzel sureti çanta diye koluna taktı bir bilseniz, şaşardınız. “Eee, yemeyenin malını yerler” diyerek pişkince de yediği naneye kılıf bulurdu haspam. Deli işte… Ama bir konuda haklıydı, ben kalemimin kaymağını hiç ağız tadıyla yemedim şu yalan dünyada.
Yahu ne diyorduk, konu dağıldı. Sahne diyordum ya, sahneye hiç çıkmamış da değilim aslında. Yalnız, neon ışıklarına adımı yazdırmadım, o yüzden pek hatırlamazsınız. Hakikaten bu sahne bana hiç uymadı, uymayacak gibi de duruyor. Komedi filmlerinde başrol oynayan İlyas Salman bile benden daha çok yakışıyordur rolüne, yeminlen. Bir kere ben reverans yapmayı bilmem. Eyvallah der geçerim. Öyle alkışla, tezahüratla falan da işim olmaz. Seyirci veli nimettir diyerek yaltaklanamam da. Hatta seyirciyi çok takmam da. Ha boş salona oynamışım, ha kapalı gişe. Ben role bakarım beyim, senaryodaki metne bakarım. Mimiklerimi de kullanırım arada, belki görmüşsünüzdür. İşimi yapar, çıkarım. Sonrasından banane. Kim ne anlıyorsa anlasın oyunumdan. Öyle hayran kazanayım, fan kulüplerim olsun, şöhretin denizinde kelebek, kurbağalama, sırt üstü yüzeyim gibi fantezilerim de yoktur. Doğal olarak seyirci de sevmez beni. Oyunumu ağzı açık izlerler ama salondan çıkarken arkamdan saydırdıklarını bol bol işitmişimdir. Çok da fifi…
Diğer oyuncular da bana karşı örgütlü bir direniş sergilerler. Oysa çoğu, oyun sahnelenmeden, rollerini benimle çalışırlardı. Oyun bitince de “aa tanışıyor muyuz” edalarına bürünenleri gördü bu gözler, hey yavrum hey! Yönetmene beni gammazlayanları mı dersin, çayıma müshil katanları mı dersin, öldürme planları yapanları mı dersin? Sahte gülüşleri, sahte iltifatları, sahte yüzleriyle tam bir çin malı replikadır büyük kısmı. Bunların üçte biri gerçekten ünlü olmak, alkış tufanında kaybolmak, röpteşambır giyerek röportaj vermek falan isterler. Bu kısım son derece şirin ve tatlıdır aslında. Geri kalan üçte ikisi ise bilirler kendilerinden bir halt olmayacağını. Çoğu, ön sırada oturan saftirik-safinaz kılıklı bir kaç tane dişi izleyiciyi kafesleme derdindedir. Oyun boyunca, avlarını izleyen vahşi kediler gibi yalanıp dururlar. Ben çok kovdum, bayanların kulisinde kapıları dikizleyen, kırkından sonra azmış sapığı. Bu familya da böyle işte, n’aparsın!
Lafı fazla uzattım, farkındayım. Sizler de pek uzun şeyleri okumayı sevmezsiniz, bilirim. O yüzden sonuç bölümüne geçiyorum. İsmim Halil Cengiz. Bilenler bilir. Ben bu edebiyat sahnesinin yabancısıyım. Biraz gevezeyimdir, bol miktarda ukala. Fazla okumuş, fazla yazmış, fazla dövmüş ve dayak yemiş, İstanbul sokaklarının deli-dolu müdavimi. Kimseye boyun eğmedim hayatımda. Buna da şükür. Bilenler bilir beni. Ben gerçeğin taciri, hayalin şairiyim. Takılıyorum kafama göre. Bilenler bilir. Ne ölüyüm, ne diri. Sadece… içinizden biri…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Sahne Işıkları”

  1. Her insan bir aynadır… Bazı aynalar eğri büğrü gösterir insanı. Olmadığı bir şey gibi gösterir. Bazı aynalar da çok gerçekçidir ; iz , sivilce , leke ne varsa gösterir; hatta hiç rötuş yapmadan, olduğu gibi , ne var ne yok hepsini gösterir. Bazı aynalar ise yanlış ışık altında durur; renkleri doğru göstermez ” ben bu kadar esmer değilim! ” Dersiniz . Bazı aynalar ise her çirkinliği örtercesine hep güzel gösterir. Ama bazı aynalar vardır ki geleceği gösterir. O aynada kendi geleceğini görmüş olursun. Bu günkü haline çok benzer ama değildir. Aynadaki yansıma sana benzer, ama sen değilsindir . Senden önce senin yaşamakta olduklarını yaşamış birilerinin yansımasıdır. İşte kitaplar bu aynalardandır. Ortak ve evrensel gerçeklik ne kadar çoksa bir kitapta, o kitap sonsuza kadar yansıtan ölümsüz bir ayna oluverir .
    Reklam ile propaganda ile çok satanlar listesine giren aynalar gibi değil. Yazarının bile; okunup okunmadığını bilmediği ama yüzlerce yıldır yansıtmaya devam eden aynalar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.