Beyaz

Uzun zaman sonra, inzivaya çekildiği odasından birkaç saatliğine ayrılmıştı. Aslında gittiği yer de kaldığı yerden farklı değildi. Neredeyse çocukluğundan beri edep ve terbiye gördüğü bu meclise otağını kurmuştu. Her gün ilmi ve dini ihtisas gerektiren meseleler ele alınıyor, o da bu ilim çeşmesinden kana kana içiyordu. Kıyamda dirsek dirseğe durduğu dostları ısrar etmiş, hayatında ilk kez kendi doğum gününü kutlamak üzere, yemek yedikleri kata inmişti. Yirmi ikinci yaşının bunca ehemmiyet arz etmesine tebessüm ederek mukabelede bulundu. Karıncaya basmayan bu samimi insanların “Kâbe” bildiği kalp otağını kırmak da haliyle olmazdı. Selamlaşmanın ardından küçük bir tabakta ikram için hazırlanmış bisküvili pastasına baktı. İlk kez onun için birileri, eldeki imkânlarla pasta hazırlamıştı. Tanıdığı tüm dostları da onun bu mutlu günü için toplanmıştı. Sade ama anlamlı bu küçük tebriğin ardından, ilim meclisine koşar adım gitmeye başlamıştı tüm dostları. Zamana meydan okuyan bu gönül ehli meclisindeki herkes; ânı boş geçirmeyi Rabbe nezaketsizlik saymaktaydı. Her gidenin ardından tek tek baktı. Yetim oluşuna çocukluğundan alışkındı ancak öksüzlüğünün “garîb”liğini yapayalnız kalınca bir kez daha anımsadı. İlk kez yaşadığı bu doğum gününde dünyaya gelişine vesile olan ana-babasını da hayır duaları ile yâd etmişti. Dünyanın keşmekeşinden uzak ama Yaradan’a daha yakın hissettiği odasına gitmek üzere yerinden kalktı. Akşam vakti neredeyse çıkmak üzereydi. Yatsı namazını kılmadan evvel, âdet edindiği tesbihleri çekmediği aklına geldi. Nafile ibadet dahi olsa alışkanlık edindiği bu tesbihlerin eksikliğini manevi olarak hissetmişti. Kalben ve zikren Esmaları tekrar etmeye başladı. Kaldığı binanın ikinci katına çıkmak için yola koyulduğu merdivenlere de ulaşmıştı. Merdivenlerin yanında sıra sıra dizilmiş demir parmaklıklara tutundu. Doğuştan bir ayağı aksadığı için, yarı paslı demirlerden destek almalıydı. Keçeden daha sert halı ile kaplı merdivenlere ilk önce aksamayan ayağını atıyor, diğer ayağını ise zorlukla yukarı çekiyordu. Bir kez olsun halinden şikâyet etmeden ağır ağır çıktığı basamaklar, onun için nefis terbiyesi gibiydi. Hem her bir basamağı çıkarken “Hû Allah” zikrini çekiyor ve bu ona manevi bir güç veriyordu. Yıllardır süregelen bu alışkanlık ile gece karanlığı da yerini iç aydınlığına bırakmıştı. Buna öylesine alışmıştı ki, yıllardır ışığa ihtiyaç duymadan odasına gidebiliyordu. Ancak o gece yaşadığı duyguların yoğunluğu ve ilk kez doğum gününün kutlanması heyecanıyla olsa gerek, yukarı çıkarken biraz zorlanmıştı. Merdivenlerin yanındaki paslı demir parmaklıkları daha bir sıkı tutuyor, aksayan ayağını her yukarı çekişinde daha da kuvvetli “Hûû Allaaaah” diyerek nara atıyordu.

Merdivenleri bir bir çıkadursun kendini hiç beklemediği ve hazırlıklı olmadığı bir anda başka bir hâl üzere buldu. Manâ âleminin kapıları açılmış, “Buyurun” nidâsını işitmişti. Gönül ehlinin tefekküre dalıp da yakaza yaşaması Hakkın ikramıydı Ve Halûk da bir merdiven yolculuğunda tefekkür âlemini seyre dalmıştı. İnsanın yaradılışında insana; ehlileştirmesi ve müspet yönde tasarruf etmesi için verilen ‘korku’ duygusunun bedenini kapladığını fark etti. Zira insan; ömrünün her ânında manâ âlemine teşrif edilmezdi. Eşyanın ardındaki sırra vakıf olmak ve mevcut nimetinin ziyadeleşmesi niyetiyle Rabbine şükretti.

Merdivenlerden çıkarken bastığı her bir basamak farklı bir Esma’nın kapısını aralıyor ve şahit olduğu bu paha biçilemez ikramları seyre dalıp “Subhanallah” her bir âlem kapısında, Ekrem-el Ekrem’inin Zat’ına zikretmek üzere vazifeli varlıklar ile musafaha ediyordu. Âlemlerin misafirleri, Halûk’a Cemalullahın yansıması olan güzellikleri nazara veriyor, kalbi çatlatacak derecede yâkine varıyordu. Kalben cezbeye gelmişti. Allah diyerek seyre devam ediyor, her adım atışında bir mertebe daha dünya ve dünyalıklardan uzaklaşıyordu. İşittiği tek ses hep bir ağızdan bütün mevcudatın lisan-ı halindeki vird-i zebanıydı.

Şu dar-ı dünyada, her insana nasip olamayacak güzellikleri, gayb perdesini aralamış seyrediyordu. Cemal’inin (cc) yansıdığı güzelliklere öyle hayran bırakıyordu ki, “buradan hiç gitmesem Yâ Rabbi” diye iç geçiriyordu.

Gördüklerinden mest olurken işittikleriyle de aşka geliyor, âlemler içindeki âlemin varlık gayesini bir kez daha tefekkür ediyordu. Yaratılmış onca nebatat, hayvanat, rüzgârlar, sular, yıldızlar ve Nur’dan varlıklar… Güzelliklerini avamın gördüğü ancak lisanlarındaki zikri âlimlerin duyduğu, âlemlerin misafirleri hiç durmuyor ve Rablerini eşsizce tesbih ediyorlardı.

Halûk için zaman durmuş, mekân lâmekân olmuştu. Doğum gününde asıl dost edindiği Hâlik-ı Zülcelâl’in, kulunu böylesine mutlu edişini düşündü. Olduğu yerde şükür secdesi etti. Secde ettiği yer ipekten narin, kadifeden yumuşak, gözlerin ise dünya hayatında görmekten aciz kaldığı güzellikteydi. Cennet yamacından bir şelalenin üzerinde gibiydi. Başını mahviyetle kaldırmıştı ki, yanında bir ışık huzmesi beliriverdi;
“Sen, istersen kal bu âlemde. Rabbin Kerem ve ikram sahibidir.”
Haluk’un dili tutulmuştu. Mana kapıları bir bir aralanıyor, hazinesi şanına yakışır Muğnî olan Allah, kuluna ikramlar üstü ikramda bulunuyordu.
Şahit olduğu bunca lütuf karşısında Haluk; “Hasbunallah ve ni’mel vekîl” diyebilmişti.

Ağır adımlarla çıktığı merdiven basamaklarının sonuna gelmişti. Seyr-i sulûk ile âlemleri seyretmiş eşyanın ardındaki sırra ermiş ve her bir Esmanın zikredilişini işitmişti. Şu dâr-ı dünyada gözlerin görmesine müsaade edilemeyen güzellikleri, başka bir âlemde teşbih etmişti.

Haluk, gözlerini açtığında bembeyaz bir ışık içindeydi. Sabah mı olmuştu? Kim bilir, belki de gün ağarmıştı. Tüm gece seyre daldığı âlemlerden sonra uyuyakaldığına kanaat getirdi. Ansızın başını bir elin okşadığını hissetti. Ancak bembeyaz kuvvetli ışıktan başka bir şey görünmüyordu. Görüşünü ziyadeleştirmek için gayri ihtiyari gözlerini kıstı. Fakat ışık etrafı öylesine kaplıyordu ki, Haluk’un çevresini görebilmesi imkânsızdı. İnsana ehlileştirilebilsin diye içine “korku” konmuştur. Lakin mevcut bunu mümkün kılamıyordu. Ve Haluk da içinde bulunduğu o an için korkuya kapılmıştı.

“Neredeyim ben Allah’ım?” diye sesini duyurmaya çalıştı.

-“Aaah evladım, çok şükür açtın gözlerini.”

-“Teyze!.. Işıkları söndürür müsün? Hiçbir şey göremiyorum!”

-“Dur hele yorma kendini. Korkma hemen de. Evvela bir doktoru çağıralım.”

-“Doktor mu? Ne doktoru, biri ışıkları kapatabilir mi?

-“Merhaba Haluk Bey, ben Doktor Savaş. Küçük ama etkisi büyük bir kaza atlattınız. Geçen yıl bu zamanlar kaldığınız yerin merdivenlerinden düşerek başınıza darbe almışsınız. Çok ağır bir beyin kanaması geçirdiniz ve uzun süredir uyutuluyordunuz. Bir süredir durumunuzda olumlu gelişmeler seyrediyorduk ve kısa zaman önce uyutmayı sonlandırdık. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

-“Neyden bahsettiğinizi bilmiyorum. Ancak ışık çok kuvvetli. Gözlerimi alamıyorum, lütfen ışıkları kapatır mısınız?

-“Haluk Bey elimi takip edin lütfen!”

-“Her yer bembeyaz yoğun bir ışık, eliniz nerede? Görmüyorum!!!”

Halûk; doğum gününü kutlayıp âlemleri seyrede aldığı gece, Cemalullah ikramlarına öyle hayran kalmıştı ki, Rahmeti Rahman dâr-ı dünyasından karanlıklarını çıkartmıştı. Rahmetinin bir tecellisi olarak da beyazı gözlerine perde diye indirmişti.
Haluk birkaç gün sonra gurbet yurdundan asıl yurduna irtihal etmişti. Ve âlemleri seyre daldığı gece “Kal, gitme” nidâsında bulunan Nur huzmesi ile Âlem-i Berzah kapısında musafahalaşmıştı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Beyaz”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.