Üçüncü Şahsın Hikâyesi

-Attila İlhan’ın hatırasına-

Bir dergi sayfasında rastladığımız şiirle vurulmuştuk birbirimize. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi dergiyi elimden çekip almıştın. Dün gibi hatırlıyorum; kütüphanenin en arka masasıydı. Bu şaşırtıcı ve saygısız hareketine bir mânâ veremediğim gibi karşılık da verememiştim. Şiiri bitirince, teşekkür edip sessizce uzaklaşmıştın. Bense hiçbir şey diyememiş sadece ardından bakakalmıştım.

Birkaç gün sonra büyük amfide karşıma çıkmıştın. O kadar boş yer varken gelip yanıma oturmuştun. Neydi senin benimle alıp veremediğin? O kadar kişi içinden neden beni seçmiştin kurban olarak?

Sessizdim ben, çekingendim ve belki de korkaktım. Aşinalığın aşk olmasından korkuyordum. Cesaretim yoktu aşka. Yeni bir aşka hazır değildi gönlüm.

Buna rağmen gittikçe gelişti dostluğumuz. Ben avcılardan korkmuş ceylan misâli sıradan sıraya kaçtıkça, sen peşimden geldin. Bazen kantinde, bazen kütüphanede, bazen de amfide apansız yakaladın beni. Sonunda sarı saçlarına asılı kaldı zavallı yüreğim.

Şimdi iki yabancı gibi ürkek ürkek bakışanlar biz miyiz? Hoparlörden yankılanan bizim şarkımız mı? “Hani kuşlar, ağaçlar, bin bir renkli çiçekler?”

Oysa ben daha ikinci şahısken neler yaşamıştık seninle… Koskoca üç yılı kol kola girip birlikte heba etmedik mi? İki öğrenci yurdu arasında mekik dokuyan ben, seni kız yurduna bırakıp sokaklara açılınca nasıl fark edemedim bir gün buğday sarısı saçlarının avuçlarımdan su gibi kayacağını, ellerin olacağını.

Üçüncü şahıs olmak ne kadar zor. Ne kadar zor sana uzaktan bakmak, sarı saçlarını gözlerle okşamak. Hayat veren nefesinden uzak kalmak ne kadar zor.

Şimdi yerimi dolduran ikinci şahıs “çöp gibi bir oğlan, ipince / hayırsızın birisi fikrimce / güldüğünde cenazeye benziyor / hele seni kollarına aldı mı”  öldüresim geliyor.

Oysa neler yaşamıştık seninle… Bir tercih hatasının bizi birlikte kılacağını nerden bilebilirdik ve nerden bilebilirdik bunların bir gün hayal olacağını, resimlerde kalacağını.

Bir veda çayında karşı karşıya otursak da ikimiz de biliyoruz ki birbirimizden çok uzağız. Bir suçlu gibi başın devamlı önünde… Bardağın yarım kalmış. Pastalara dokunulmamış. Başımız önümüzde… Hâl diliyle konuşuyoruz.

Biz seninle dolu dolu yaşadık, dolu dolu. İki ders arasında elif-be’yi birlikte heceledik. Havasız, tozlu koridorları birlikte arşınladık. Birlikte aradık dört yapraklı yoncayı. İki dalga arasında, sahile birlikte yazıldı isimlerimiz. Uzayan yemek kuyruklarını birlikte tükettik. Kafa şişiren dersleri birlikte dinledik esneye esneye. Birlikte havalara zıpladık iyi notlar alınca ve birlikte üzüldük hocalar kırık notlar verince.

Herkes hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bir şeyler konuşuyor. Oysa biz sadece susuyoruz. Süt dökmüş kediler gibiyiz. Milletin gözü üzerimizde, biliyorum. Biliyorum, herkes bize gülüyor. Senden çok bana gülüyor herkes.

Üç yıllık fakülte fırtınaları boyunca her şeyinle benimken şimdi neden avcumdan kayıyorsun? Belki de okulu uzatmam buna sebepti. Ama bunda benim kadar senin de payın yok muydu? Sen tüm güzelliğinle benimken, Fuzûlî’nin ayrılıktan yakınan mısraları beni nasıl etkileyebilirdi. Bâki sevgilisinin bir teline hasretken, senin buğday sarısı saçların her gün avcumdaydı. Bâki’nin burnu havalı sevgilisine ben nasıl âşık olabilirdim? Vuslatın bütün lezzetini tatmışken nasıl “Aşk derdiyle hoşem” diyebilirdim?

Fuzûlî’yi şimdi daha iyi anlıyorum. Ama yine de “Menim teg hiç kim zâr-u perişân olmasun yârab” diyemiyorum. Güldüğünde cenazeye benzeyen o çöp gibi oğlana lânetler ediyorum, veriyorum, veriştiriyorum.

Bihter’in, kendini önce rüzgâra, sonra Behlül’e bırakışına bir mana veremezdin. Mehpeyker’e köpürür, Dilâşup’a acırdın. Dilber’e saatlerce ağlardın. Bihruz’un züppeliğine gülerdin. Hatta Bihruz’u o çöp gibi oğlana benzetirdin. Ahmet Cemil’in mahvoluşunda Lâmia’yı suçlardın. Belki şimdi Lâmia’ya hak veriyorsundur; çünkü sen de bir başka Ahmet Cemil’i delirtecektin, “mai aynalar”ı tuz-buz edecektin.

Bir gün Hamit’in Lusien’i gibi, hatanı anlayıp gelir misin?  Döner misin bir gün gerçeği görüp? Gel seninle bu ayrılığa son verelim. Ayrılıktan vazgeçelim biz. Evet evet ayrılıktan vazgeçelim. Bir yıllık geçmişe kalem çekelim. O çöp gibi oğlanı aşkımızın kıskacında öldürelim. Bir daha deneyelim, bir daha deneyelim…

Bir an, titreyerek, elin bardağa gidiyor. Bardağını yudumlarken gözlerin gözlerime değiyor. Bir anda bardak elinden kayıyor. Bardak masada dağılırken meyve suları elbiselerimizi mahvediyor. Herkesin gözü yine üzerimizde. İlk defa benden özür diliyorsun. İçimde garip bir mutluluk hissediyorum.

Herkes birbirine “elveda” diyor. Oysa ben, bu an hiç bitmese, diyorum, zaman bir an donsa, sonsuza kadar karşımda otursan istiyorum. Çay bahçesi “Sessiz Gemi”nin rıhtımına dönüyor. Sarılanlar, ağlaşanlar… Belki birçoğuyla bir daha görüşemeyeceğimiz, dört yılı paylaştığımız arkadaşlarımızla vedalaşıyoruz. Elini uzatıyorsun; “elveda” diyorsun. Son defa ellerin avuçlarımda. “Elveda” diyorum, kısık, boğuk bir sesle.

Yavaş yavaş uzaklaşıyorsun. Ben arkandan bakakalıyorum. İçimde bir umut var; şimdi geri dönecek, “şaka yaptım” diyecek. Ama dönmüyorsun. Gittikçe küçülüyorsun ve sonra kayboluyorsun. En yakın sandalyeye yığılıp kalıyorum.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.