Son Adım

Sabaha karşı yanında birkaç adamla ıssız bir sokakta ilerliyordu. Hüzünlüydü. Bir kızdan dolayı değildi bu hüznü. Eğer öyle olsaydı biraz gurur yapar içindeki hüzünle de olsa dik yürürdü. Ama bu çocuk tam olarak çökmüştü. Omuzları inmiş başı erimiş bir mum gibi öne eğilmiş ve yana yatmıştı. Düzgün taranmamış uzun saçları suni kürklü montunun şapkasından dışarı fırlamış, bir nehir gibi yüzüne dökülmüştü. Derisi oldukça eskimiş botları altı boş tahta zeminde takırdıyordu. O botları giymek yerine nemli çimlerin üstünde gezmeyi yeğlerdi. Ne çok severdi evlerinin önündeki o yemyeşil çimleri. Birkaç hafta öncesine kadar çıplak ayakla, sabahın çiğ bıraktığı zamanda çimlerde yürümeye, koşmaya bayılırdı. Boyası akmış, tek katlı mavi evlerinin önündeki masada, çimlerin taze kokularını içine çekerek yaparlardı ailecek kahvaltılarını.

Küçük masada anne ve babasıyla yaptıkları o kahvaltıları da çok severdi. İlk masaya o otururdu. Fakat annesi dumanı yumuşakça tüten çaydanlığı getirene kadar başlamazdı kimse kahvaltıya. Çayın ısısıyla birlikte sıcak bir sohbet de başlardı aralarında. Annesi konunun siyasete gelmesine izin vermezdi. Sanattan konuşurlardı onlarda. Birkaç gün önce okuyup çok sevdikleri kitapları anlatırlardı. Masada duran teypten sakin bir müzik dinlerlerdi.

Bu tatlı kahvaltılardan sonra akşama kadar mavi boyalı ev boş kalırdı. Annesi ve babası akşama kadar çalışacakları işlerine kendisi ise okuluna giderdi.

Artık o evin duvarlarına hüzün çöktüğünü hissediyordu. Annesinin hıçkırıklarının duvarda yankılandığını duyuyordu adeta. Gelememişti annesi izlemeye. Yüreği dayanamamıştı biricik oğlunu o halde görmeye.

Yağan yağmurla birlikte şimşek çaktığında çocuğun yüzünü hafif bir gülümseme sardı. Bu yarım gülümseme o kadar kısaydı ki o anda biri gözünü kırpmış olsa göremezdi. Görenler ise yüzündeki hafif bir seğirme sanarlardı.

Aklına yağmurun şiddetle gürlediği farklı bir gün gelmişti. Halbuki o günkü yağmur bugünün aksine kasvetli değildi.

O gün akşamın erken saatlerinde başlayan şiddetli yağmur durmayınca her zaman toplandıkları küçük mekandan akşamın geç saatleri olmasına karşın çıkamamışlardı. Durmayacakmış gibi görünen yağmura göz gezdiren mekan sahibi yaşlı adam çocukları bu yağmurun altında eve göndermeye kıyamamış anahtarı onlara verip yağmur durana kadar bu küçük mekanda kalmalarını söylemişti.

Ne eğlenmişti o gece. Sabahın ilk ışıklarına kadar şarkılar söylemiş, hikayeler anlatmışlardı.

Yağmur o gün onu üşütmemişti ama şu an üşüyordu. Yanında duran ve onu ite kalka götüren şapkalı adamın saatine bakmıştı. Zaman kum saatinden hızla akam kumlar gibiydi. Onun için tükeniyordu.

Boynuna geçirilecek ilmeği bekliyordu. Soğuk ilmeğin bir yılan gibi boynuna sarılışına tanık olmayı.

Ayaklarının altından sandalye çekilmeden önce son bir nefes aldı. Arabaların egzozlarıyla kararttığı, ağlayan yalnızların nefesleriyle nemlendirdiği, tüm talanların saçtığı mikroplarla hastalandırdığı havadan son bir nefes. Ardından o küçük, kirli hava kütlesini masum ruhunda temizledi ve son kez saldı dışarı. Kelebeklerin küçük kanatlarını okşasın, işçilerin terli alınlarına sarılsın, mutluluğun bir parçası olsun diye.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.