Müntehir Şairler Üzerine

“Gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte!” Nilgün Marmara

Kazanmak ya da kaybetmek gibi bir amacı yoktur ölümün, iyi oynayamayanın kazanamadığı, vazgeçmişin düştüğü berbat bir yanılsamanın kuyusudur aslında…

Yaşam oyununun son perdesidir ölüm, hiçbir şey yoktur, sadece iyi oynamak vardır, rolünü.

Sonuçta ondan sorulmayacak mıdır?

Ölümcül bir hastalıktır yaşamak,zehirli bir okaliptüs, kokusuyla başın döner, kötü bir tat..

Ya intihar?

Yaşamak gibi bir amacı olmayanların seçimi Akıl tutulmasının dönüşümsüz paniği.

Bir katilin vicdan sızısı ile için için yakalanmayı istemesi gibi, intihar eden bir kimsenin öldükten sonra  pişman olacağını tahmin edip ince bir yaşam arzusu duyması gibi zaaflı ve takıntılıdır aslında…

Yaşam denen oyunu aslında filler bir arenaya çevirir, umurlarında değildir aşağı da ezilen ceylanlar…

Ve ölümü seçen ömürler…

Fillerin sadist paranoyalarından çıkan, göz gözü görmez bir şizofrenidir, insan ruhuna açılan savaşın mağlubiyeti ve pes edişidir işte

Kurtulmanın izdüşümü intihar

Ruh çalkalanması

Ne yaptıklarını bilmeden paranoyalarının peşinden giderler, oysa hem cinslerine ve kendilerine ihanettir intihar ittikleri yaşamlar…

Fillerin sebep olduğu taammüden cinayettir çaresizliğin ipe çekilmiş hali

Ölümsüz kâbusları çağırırlar…

Nedir bu şairleri ölüme götüren savaş

Yenilgi ve soğukkanlılık,

29 yaşımda ve takvim şubatın 29 unu gösterdiği gün intihar edeceğim demek ve ölmeden bir saat önce edebi bir makale değerinde veda mektubu yazabilmek,düşüncelerin dumura uğradığı nokta…

Müntehir şairlerden bahsediyorum.

Nilgün Marmara,ve Zafer Ekin Karabay…

Nilgün Marmara,

Sylvia Plath şair Assa wevil’den, Nilgün Marmara S.Plath’tan,Zafer Ekin Karabay da

Nilgün Marmara’dan etkilenerek intihar etmişler…

Şöyle ki…

Tarihler 11 Şubat 1963’ü gösteriyordu…

(6 yıl sonra şair Assia Wevill da tıpkı Sylvia Plath gibi mutfak gazını açarak intihar etti. Tek farkı, Ted Hughes’dan olan dört yaşındaki kızı Shura’yı da yanında ölüme götürmesiydi!)

TEZ KONUSUYDU

Nilgün Marmara’nın Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyat Bölümü’ndeki tezi şuydu: “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi”…

Sylvia Plath’ın yalnızlığa ve hayata bakışı Nilgün Marmara’yı çok etkiledi. Yazgısının aynı olduğunu düşündü. “Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım…”

Balkan göçmeni bir ailenin çocuğuydu. İstanbul Moda’lıydı.

Fikri ve Perihan çiftinin iki çocuğu vardı: Aylin ve Nilgün.

Schubert ninnileriyle, büyük kütüphanesi olan bir evde büyüdü.

Kadıköy Maarif Koleji’nin ele avuca sığmaz, özgür ve özgün kızıydı. Solcuydu.

12 Eylül 1980 darbesi olduğunda Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydi. Üniversitenin “kırmızı salonu”ndaki dil, şiir, edebiyat tartışmaları bitmiş; artık gizli ev toplantıları dönemi başlamıştı. Bohem bir hayat yaşıyorlardı.

Şiir yazmaya başladı, ama dizelerini kimseye göstermedi.

Ve bir gün “Hayatın neresinden dönersen kar” dedi ve S.Plath’ın intihar ettiği yaş ve tarihte intihar etti. 29 yaşında 29 Şubatta…

Ve arkasından Zafer Ekin Karabay, aynı yaş ve tarihte…

Ve arkasında gayet edebî bir mektup bırakarak :

“Hayatın neresinden dönülse kardır” dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 Şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama mademki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 Şubatını seçtim. Bu yüzden ‘şubatta saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (kim bilir belki kendimle barışabilseydim…)

yerleşik yabancıydım her yere metin abi… Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.

Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?

Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim meral’i çok seviyorum.

Beni affedin.

Bu mektubun üzerine de şöyle bir not düşmüştür Karabay: “Bunu kül’de yayınlarsanız sevinirim. Nasıl sevineceksem? Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?”

Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla ne “Herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşam”la ne de kendiyle uyuşamamıştır genç şair. Böylece müntehir ve maktul şairlerin yanı sıra Anayurt Oteli’nin sahibi Zebercet gibi uyumsuzların arasına katılmaya karar verecektir. Ne var ki onların arasına katılmak için intihar etmek yeterli değildir; yazın dünyasının kapısının da açılması da gereklidir. Bu yüzden mektupta derin bir yazın dünyasına girme isteği sezilir satır aralarında ve mektuba iliştirilmiş notta; mektubunda şiir kitabını bir türlü bastıramadığı için üzüldüğünü söylerken kitabın basılmasını sevenlerine vasiyet ediyor gibidir; notunda ise mektubunun Kül’de yayımlanmasını ister açıkça. Yani Karabay sadece intiharıyla yazın dünyasında sonsuz bir hayata yeniden dirilme girişiminde bulunmuş gibidir bir bakıma.

Yazdıklarımdan ve yazılanlardan sonra iki cümle döküldü dilimden…

Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer

Can Allah’ın emaneti ise onu ancak sahibi alır.”

 

Kan Atlası

Emel’e

“Ben babamın yuvarladığı

Çığın altında kaldım.”

Çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk

Her gün her gece eğer adasında,

Gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar

Sarmış bedenini çığlıklarken bunu

Su içinde…

Karada, hançer suratlı abinin rüzgârında

Uçar adımları.

Geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu

İçinden karanlık, tekrar ve ilenç

Sızdıran hayret taşında…

Soruyor hatırasında, “Sırtımda ve

Sırtında gezinen bu ürperti kim,

Bir damla süt yerine bu ağu kim?”

Ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara

-Boy atmış da salgıları,

Cücelmiş sezgileri-

Bir yanılgı rehavetinde debelenenlere…

Ey, yüzleri

Bir baba kuş gölgesine

Çakılmış olanlar,

Üzgün adım, ileri marş!

Aralık, 86

Nilgün Marmara

 

Bir başka dünyanın bekleme salonu gibi görüyordu dünyayı Nilgün Marmara

 

Zafer Ekin Karabay” daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?

Dedi ve intihar etti.

YOKLUĞUNDA

Bir yelkenli canlandı gözlerimde

Azgın denizlerin hırçın dalgalarında

Fayda etmedi çabası, mecalsiz çırpınışların

Sürükledi bir meçhule amansız kürek çekmeler

Ne rüzgâr anlatabilir fırtınayı

Nede yelkenli sürüklenişini

Ne ben anlatabilirim içimdeki sensizliği

Nede sen anlayabilirsin anlatamadıklarımı

Eskiden gurbetler vardı

Hasretler, özlemler, sevdalar çekilirdi

Her gidişin ayrılışın ardından

Kan ağlardı yürekler, paramparça olurdu

Her hasret çekilişinde

Her güneşin doğuşunda yeşeren umutlar

Kahreder gün batımı yalnızlığa batarken

Sabahı olmayan gecelerin karanlığında

Sensizliği sarardı kollarım kucağımda

Uzun sürmez gafletten uyanışım

Karşımda duruyor gerçekler, en acımasız haliyle

Hayaller hayal ama

Gerçekler silinmiyor hayatımdan

Ne sen dönebildin gittiğin yerlerden

Ne ben kabullenebildim gidişini

Ben mi gurbetteyim, gurbetim içimde

Atamadım içimden kahrolası gurbeti

Hasretin, ateş oldu,acı oldu,özlemin yaktı içerimi…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.