Kuşçu Dayı

Her gün, beş katlı köhne apartmanın bir kısmı bağ serenlemesini andıran, bir kısmı
ise balkon olarak kullanılan bölümüne çıkardı. Sanki ortadan ortaya bıçakla ayrılmış
bir çatıyı andıran bu kısmın altında, güvercinleri ile ilgilenmeye koyulurdu.
Hemen üst sokağında oturduğu İstanbul Otogarı’nın o bitmez dağdağasını,
güvercinlerin ve güvercinlere nispetle pek nadir uğrayan martıların mayhoş cıvıltısıyla
eritirdi.
Artık yetmiş sekiz yaşına gelmişti. Uzun boylu, yaşına göre gayet dik duruşlu,
neredeyse göğüs hizasına kadar varan titizlikle taranmış, bembeyaz sakallı bir adamdı
Salim Dede.
Bıyıkları, sakallarına nispetle daha kısa kesilmiş sayılırdı. Salim Dede’nin sakal ve
bıyığını bu şekilde tutmasının nedeni, “ahir zamanda bir sünnetin ihyâsı” idi. Salim
Dede, kendisine sakalının niçin böyle uzun olduğunu soran mahallenin ufaklıklarına
hep böyle derdi. Gerçi çocuklar bundan pek bir şey anlamazdı. Çoğunun sünnete dair
bildiği tek şey, üç dört sene önce yaşadıkları ve her hatırladıklarında canlarının bir kez
daha yandığı hatıra idi.
Evet, çocuklar anlamazdı. Oysa Salim Dede bunu söylediğinde, yerine getirdiği bir
gerekliliğin verdiği övünçle çocukların arkasından bir süre bakar, tebessüm eder ve
kafasını hafifçe iki yana sallayarak “Ah çocuklar ah…” dermişcesine iç çekerdi.
Doğal renginden biraz daha mora çalan cansız dudaklarında yer yer çatlaklar vardı.
Belki de her sabah havanın sıcak veya soğuk olmasına aldırmadan güvercinlerini
yemlemesindendi.
Yanakları yaşlılığın da etkisiyle biraz içeri göçmüş, bu da zaten çıkık olan elmacık
kemiklerini yıldan yıla daha çok belli etmişti. Etrafa kısık gözlerle bakar, göremediği
zamanlar da kim bilir kaç senelik gözlüğünü, şehadet parmağıyla ortasından iterek
gözlerine daha da yaklaştırırdı.
Cami Sokağı’nda tanınır ve de sevilirdi. Herkes onu Kuşçu Dayı diye tanırdı. Namaz
çıkışlarında ayaküstü ettiği sohbetlerde herkes kuşlarına “selâm” yollardı. Ne de olsa
güvercinleri, Salim Dede’nin -daha doğrusu Kuşçu Dayı’nın- evlatları sayılırdı ve bunu
herkes bilirdi…
Kağan ise on yaşlarında, ilkokul son sınıfa giden afacan bir çocuktu. Kuşçu Dayı’nın
hemen yan sokağındaki apartmanın en üst katında otururlardı. Evlerinin mutfak
penceresinden Kuşçu Dayı’nın “güvercin teras”ı, ufak ayrıntıları hariç neredeyse
tamamen görünürdü.
Kağan da tüm sokak sakinleri gibi Kuşçu Dayı’yı çok severdi. Her sabah kahvaltısını
yapmaya koyulduğunda, mutlaka Kuşçu Dayı’yı ve güvercinlerini seyrederdi.
Bu durum Kağan için artık bir ritüel haline gelmişti. Bazı günler okula geç kalır,
kahvaltı yapmaya vakti olmazdı. Annesi apar topar Kağan’ı giydirir ve ayakkabılarını
giymesini ister, kendisinin de “hemen” geleceğini söylerdi. Kağan, annesinin “hemen
” gelmesine kadar mutfağa koşar, bir iki dakika da olsa Kuşçu Dayı’yı seyrederdi.
Feragat edemeyeceği ender şeylerden biri, sabahleyin Kuşçu Dayı’yı az da olsa
güvercinleriyle oyalanırken seyretmekti.
Annesinin “hemen” geleceğini söylemesi, Kağan’ın Kuşçu Dayı’yı okula gitmeden
son bir kez görmek isteyeceğini bilmesindendi. Şayet “hemen” geleceğini söylemese,
Kağan akşama kadar Kuşçu Dayı’yı seyretmek isterdi. Annesi de bunu bildiği için,
Kağan okula ne kadar geç kalırsa kalsın bu ufak “kaçamağa” ses etmezdi.

Mevsim kıştı. Şubat ayı, kar yağmamasına rağmen tüm soğukluğunu
hissettiriyordu. Kağan o sabah da kahvaltısını yaparken Kuşçu Dayı’yı seyre
koyulmuştu. Salim Dede terasın her bir köşesine avcundaki buğday tanelerinden
serpiştirmekteydi. Güvercinler büyük bir aceleyle buğday tanelerine koşuşuyorlardı.
Salim Dede güvercinleri, Kağan da Salim Dede’yi büyük bir keyifle izliyordu. O sırada
annesi içeriden seslendi:
-Hadi Kağan, geç kalacağız!
-Tamam anne, bir avuç daha versin, söz geliyorum…
-E hadi ama oğlum, yeter artık!
Kağan istemeye istemeye kahvaltı masasından ayrıldı. Annesi ona montunu
giydirdi, Fenerbahçe logosunun basılı olduğu sarı lacivert yün atkısını boynuna sıkıca
sardı. Çantasını da sırtına geçirdikten sonra kapıyı çekip, beş katlı apartman
merdivenlerini yavaş yavaş inmeye başladılar.
Tam dışarı çıktıkları sırada Salim Dede karşılarında belirdi. Müşfik bir ifadeyle baş
selamı verdi ve Kağan’ın annesine “Nasılsın hanım kızım?” diyerek hatrını sordu.
Kağan ise o sırada Kuşçu Dayı’nın sağ elindeki kafesle ilgileniyordu. Masmavi bir
muhabbet kuşu, büyükçe bir kafesin içinde bir aşağı bir yukarı seğirtiyordu. Kuşçu
Dayı tebessüm ederek diğer eliyle Kağan’ın başını okşadı ve annesine döndü:
-Kızım, Kağan’ın kuşları çok sevdiğini biliyorum. Ta ufaklığından beri her sabah benim
güvercinleri yemlememi izler, terastan beri görürüm. O zamandan beri aklımdaydı
ancak biraz daha büyüsün istedim. Güvercin hürdür, kafese konmaz. Barışı temsil
eder, etrafına hudut çizilmez. Muhabbet kuşu ise tam tersidir. Hudutlarla çevrilmek
onun doğası gereğidir. Birini hapsetsen ölür, birini hapsetmesen… Ama ikisi de bir
gün ölür. Ölüm; tüm tezatları içinde barındıran, kimini güldürürken kimini hüngür
hüngür ağlatan, kimini maldan arındırırken kimine mal katan, kainatın sırrıdır ölüm…
Salim Dede bunları söyledikten sonra biraz durdu. Başını hafifçe göğe kaldırdı.
Sabah çiğinin yaladığı çatlak dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
Sözlerine devam etti:
-Bir senedir bende… Epeyce alışmıştık birbirimize. Ama asıl sahibine benden daha çok
alışacaktır. Benden bu ufaklığa bir hediye olsun sakıncası yoksa…
Annesi şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra konuşmaya başladı:
-Salim Amcacım niye zahmet ettin? Çok sevindirdin bizi, teşekkür ederiz. Yalnız bir
konuyu atladın. Kağan, sadece kuşları değil seni de çok seviyor…
Annesi son cümleyi söylerken hoş bir tebessümle Kağan’a dönmüş, sanki kendisini
tasdik etmesini istemişti. Kağan’ın bunu anlaması ise pek zor olmadı:
-Teşekkürler Salim Amca…
Kağan’ın içi içine sığmıyor, şimdiden bir an önce okulun bitmesini istiyordu. O sırada
annesi Salim Dede’ye, okula geç kaldıklarını, hanım teyze ile bir akşam misafirliğe
beklediklerini söyledi. Salim Dede umutsuz ancak mütebessim bir tavırla “İnşallah
kızım” dedikten sonra Kağan’ın soğuktan pembeleşmiş yanağında elini gezdirdi.
Uğurlayıp arkalarından baktığı sırada istemsizce ve onların duyamayacağı bir sesle
“Ah çocuklar, ah…” diye iç geçirdi ve terasının yolunu tuttu.

Annesi o sabah Kağan’ı yine aynı saatte kaldırdı. Her günkünün aksine Kağan’ın bu
sabah kalkması biraz daha zor olmuştu. Gece boyunca yeni muhabbet kuşu “Maviş”
ile vakit geçirmiş, evin bir o yanından bir bu yanına seyrini müthiş bir merakla
izlemişti.
Kahvaltıya oturduğunda pencerenin kenarında bir güvercin gördü. Güvercin öylece
içeriyi seyrediyor, çevik gözleri sanki birini arıyordu.
Gün yeni yeni aydınlanıyordu. Kağan kahvaltısını bitirmiş ve masadan kalkmaya
hazırlanıyordu. Tam o sırada kulakları acı bir selâ sesi ile inledi. Annesi selâ sesine hiç
dayanamaz, vefat eden kim olursa olsun gözleri dolardı. Yine gözleri dolmuş ve
yaşları pınarlarından ağır ağır taşmıştı. Selânın sonunda ise bu durum hafif ağlamaklı
bir hâl aldı. Vefat eden Kuşçu Dayı idi. Sanki öleceğini anlamış gibi dün Kağan’a bir
muhabbet kuşunu elleriyle teslim etmiş, bir de üzerine manidar bir konuşma yapmıştı.
Kağan ise ne olduğunu anlamaya çalışmakta ve pencerenin önündeki güvercini
seyretmekteydi. O sırada Kuşçu Dayı’nın terasından hiç dönmemek üzere, onlarca
güvercin havalanmıştı…

-Bitti mi baba?
-Evet kızım, bitti…
-Baba! Gerçekten Kuşçu Dayı’nın kuşları hiç geri dönmemişler midir?
-Bilmem ki canım benim, belki Kağan büyüdüğünde dönmüşlerdir.
-Baba! Yarın akşam da bana kitap okur musun?
-Okurum tabii kızım, okumaz mıyım hiç? Sen yat da dinlen şimdi. Yoksa sen de Kağan
gibi okula geç kalacaksın…
Murat, kızı Sude ile aralarında geçen ufak bir gülüşmeden sonra yavrusunu öpüp
yatırdı. Elindeki kitabı, loş odanın duvarına sırtını dayamış tozlu raflardan birine
yerleştirdi. Kapıya doğru yöneldi. Bir an duraksadı. Kızına döndü. “Ah çocuklar, ah…”
diye mırıldandı. Ahşap kapıyı çekti ve odadan çıktı. Birkaç saniye sonra gölgesi çoktan
kayboluvermişti…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Kuşçu Dayı”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.