Hamûş Efendi

Sabahın erken saatlerinde at arabasının çıkardığı ses bütün sokakta çın çın yankılanıyor, evlerini havalandırmak için camlarını açanlar bu at arabası ve üzerinde yüklü olan eşyalara meraklı gözlerle bakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sokağın sakin sayılabilecek köşesinde kesilmişti at arabasının sesi. Eşyaları bir bir indirip geniş bahçeden içeri taşıyordu sürücüsü. Bütün bunlar olurken, karşı kaldırımdan izliyordu Fevzi Bey olan biteni. Eşyaları boşaltan sürücü atını sürüp uzaklaşmıştı. Eski ama asaletinden bir şey kaybetmemiş metruk konak, zamana ve zamanın vefasızlığına inat dimdik durmaya çalışıyordu ayakta. Fevzi Bey, konağı tepeden tırnağa süzmeyi bitirmişti ki göz göze geldi mahalleye yeni gelen bu adamla. Kısa sayılmayacak bir süre bakıştılar, mimiklerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu, ser verip sır vermeyen bu seyir, karşılıklı tahlil gibiydi adeta. Meraklananların sayısı bir hayli artmış, neler olduğunu anlamaya çalışan konu komşu, esnaf ve eşraf uzaktan da olsa toplanmaya başlamıştı. Nihayet bitmişti sessiz bakışma.
Fevzi Bey, izlendiğinin ve meraklı gözlerin üzerinde toplandığını anlamış, endişelenmeye başlamıştı, mahallelinin onlarca sorusuna muhatap olacaktı belli ki. Asil bir İstanbul beyefendisine yakışan edayla konağın mukimine dönerek, “Hoş safa buyurdunuz“ dedi. Adam sessizce sağ elinin parmak uçlarını kalbine doğru uzatırken, aynı anda boynunu naif bir şekilde bükmüş, kalbini gösteren parmak uçlarını bu sefer de alnına doğru uzatmıştı.
Mahalleli bu seremoninin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fevzi Bey mahalle kıraathanesinin yoluna koyulunca meraklı kalabalık da peşine takıldı.
Kıraathanede cenaze evi sessizliği hâkimdi, dayanamadı sordu biri;
– Neler oluyor Fevzi Bey?
-Efendiler, bilirsiniz mahallenin eskilerindenim. Bu yeni şahsı tanımam lakin hatıralarım beni yanıltmıyorsa eski konağın sahibesi Şefika Hanım’ın gurbetteki oğlu kendisi, hiç görmemiştim ve tanışmamıştık kendisiyle. Aile yadigârına dönmüş belli ki. İşittiğim kadarıyla hiç konuşmaz, meramını hep yazarak anlatırmış.
– Peki, neden garip davranıp hiç konuşmaz?
– Susmaktan besleniyordur belki efendi.
Konağın yeni sahibi, koca konağın üst katında cumbalı odaya yerleşmiş. Eşyası az olduğundan yerleşmesi kısa sürmüştü. Uzun zaman geçmesine rağmen meraklı gözler üzerinden ve hayatından hiç eksilmemişti. Bu yeni adam söz konusu olduğunda herkes kendince bir isimle bahsediyormuş. Lâl, dilsiz, dil tembeli…

Her kafadan bir ses çıktığı ve yine konunun bu sessiz adam olduğu kıraathane ortamında Fevzi Bey herkesin duyacağı bir ses tonuyla;
– Tekâmül, aşk ile başlar, ilim ve halis amelle artar sükût ile zirveye erer.
Belli ki Fevzi Bey yine engin ilim ve tecrübesiyle hem öğretecek hem de merakları giderecekti. Ahali tabure ve masalarını ayarlayıp dinlemeye hazır hale getirdi.
– Hamûş nedir bilir misiniz efendiler? Hamûş, suskun demektir. Konuşabilen ancak susmayı tercih edendir. Öğrenmeye niyetin besmelesidir susmak, bu yüzdendir ki Hazreti Mevlana Mesnevi eserinde kendinden bahsederken “ Susmuş “ yani Hamûş diye bahseder.
– Ne yani! Konuşabilir ama tenezzül edip bizle konuşmaz mı dersin efendi?
– Tenezzül etmemek Hamûş Efendi’ye hakaret olur, sessizliğinin sebebi ilme açlığı olmalı.
Fevzi Bey müsaade istedi, dostlarından habersiz çok sık gidiyordu konağa, bu gidişlerin birinde Muhammed ile Fevzi Efendi göz göze geldi, mütebessim çehreli temiz çocuk Muhammed, her hafta olduğu gibi yine konağa siparişleri götürüyordu. İlk taşındığında çağırmıştı bu çocuğu, eline bir not vermiş, akıllı Muhammed de bu notla doğru mahalle bakkalına gitmişti.
– Haftalık siparişlerimi gönderiniz lütfen.
Muhammed konağın kapısına bırakıp ayrılıyor, Hamûş Efendi de kapı aralığından alıyordu siparişleri.
Derin sohbetler oluyordu konakta hiç ayrılmak istemiyordu Fevzi Efendi. Bir keresinde işlemeli bir nargile götürmüştü, o günkü mutluluğu hiç gözleri önünden gitmiyordu, memnuniyeti her halinden belliydi Hamûş Efendi’nin. Mütebessim, bir o kadar da uzun dalmalarına alışmıştı. Bir yandan kahvesini içiyor öte yandan Hamûş Efendi’yi izliyor, ara sıra da beyefendilere yakışır bir tavırla boğazını temizleme bahanesiyle öksürüp, kahvesinin soğuduğunu hatırlatıyordu Hamûş Efendi’ye. Mesnevi okuma saati ikindi kahvesinden hemen sonra başlayıp akşam ezanına kadar devam ediyor, Fevzi Efendi içlere huzur veren ses tonuyla beyitleri art arda sıralıyor ve bu onlara tarifsiz bir haz veriyordu. Abdest almaya kalkmadan hemen önce son beyti de okudu Fevzi Efendi;
“Bizim bedenlerimiz birer evdir. Ruhlarımız da o evlerde birer konuk.
Ey Allah’ım biz yokuz.
Allah’ım biz yokuz.
Biz yokuz…
Bedenlerimiz de, canlarımız da senin gölgenden ibarettir.
Aslında tenlerimizde misafir olan canlarımızın canı da sensin. ”
Her zaman kullandığı kitap ayracını mesnevide kaldığı sayfanın arasına bırakıp kalktı, banyoda abdest aldı, cumbaya doğru yöneldi. Dalgın, bir o kadar da yorgun gözlerle seyretti hiç çıkmadığı mahalleyi ve mahalleliyi Fevzi Efendi. Sanki mahalleli ile haşır neşirmiş gibi hayalinde yaşamış ve yaşatmıştı yıllardır. Mahalleliden sadece küçük Muhammed yakındı ona, diğerleri hep uzaktaki yakın.
– Hazır mısın Fevzi?
– Ukbaya ise hazır olmak ne mümkün Hamûş Efendi? Dünyayı hayal heybemde taşımaktan yorulmuşluğumla hazırım. Vatanında gurbet mi yaşarmış insan? Anlaşılmıyorsa şayet yârin kalbi bile gurbettir.
Koca bir ömür ahireti ümitle, dünyayı sessiz ve tafsilatıyla içimde hayalen yaşadım. Bir gün seninle kavuşacaktık ve o gün bu gündür.
“ Erenlere ayan olur Hak dilerse eceli
Ol demekle oldurur Hak Teâlâ tecelli. “
Vakit gelmiştir…
Hamûş…
Uzun zamandır haber alamayan komşuları, konakta sessiz ve yalnız yaşadığı bilinen bu adam için endişelenmiş, polise haber vermişlerdi. Polis konaktaki araştırmasını bitirdiğinde, koca konağın cumbalı odasında, boy aynası, işlemeli eski nargile, küçük bir masa, masa üzerinde iki fincan ancak birindeki kahveye hiç dokunulmamış halde buldu. Ayrıca masa üzerinde duran Mesnevi düzenli olarak okunuyordu belli ki, çünkü oldukça yıpranmıştı.
Cinayet büro amiri toplanan kalabalığa yüksek sesle sordu;
– Fevzi Bey’i tanıyanınız var mı aranızda?
Kalabalıktan orta yaşlı olan biri polis amirine doğru yaklaşıp, bu evde yaşayan kişinin kim olduğunu hiç kimsenin bilmediğini, yalnız yaşadığını, sadece Muhammed isimli çocuğun bakkalın hazırladığı siparişleri her hafta konak kapısına bıraktığını söyledi.
– Peki! Hamûş kimdir biliyor musunuz?
– ?!…
Konakta her şey olağan gibiydi, ancak tek sıra dışı görünen cesedin bulunduğu odadaki boy aynasında şöyle yazıyordu.
“ Nerede kaldın Hamûş? “…
Emaneti sessizce alır Azrail Aleyhisselâm, tıpkı Hamûş gibi…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.