Üçlü Çatışma

Derin bir nefes aldı, kelimeleri biriktirdiği gibi yüreğinde sayfaya aktarma niyetindeydi.  Yazacak ve kurtulacaktı bu girdabın tesirinden. Çünkü yazsa rahatlayacak yazmasa çıldıracaktı. Koyu yeşil daktilosu önünde, tomarca kağıtlar başucunda duruyordu. Tam da istediği gibi saatlerden gece ikiye yakındı. İnce parmaklarının tuşlara her değişinde çıkan ses ile süzülen kelimeler şöyle başladı;

“Odaya girdi, sırtındaki hardal rengi ceketi astı adam, bu evi çok özlemişti, her şey eskiden bıraktığı gibiydi.”

Birden durdu ilk cümleden yanlış yazdığını sezdi yazar sanki. Gerçekten her şey eskiden bıraktığı gibi miydi hikâyedeki adamın? Bunu neden düşünüyordu ki, kurgu zaten eskimeyenler üzerine yazılmıyor muydu, aklında tam da bu şekilde oluşturmamış mıydı? Yine de devam edemedi eskiye yönelik. Kendini eskimediğine ikna etmeliydi odanın, masanın yerini, askılığın o paslı demirini.

“Evet, camdan vuran ışık bile aynı açıya düşüyordu. Bu ev, çocukluğuna ait en güzel yerdi. Her odayı gezmek istiyor, bıraktığı anıları hatırlamak, onları zihninde tekrar tekrar yaşamak istiyordu. Onun için gelmişti bu köhne ama yüreğini bıraktığı eve. Geçmişte kalabalık yemekler yenilen o masaya gözü çarptı. Yaklaştı ellerini o masanın üzerinde gezdirdi boylu boyunca.”

O masada daha fazla betimleme yapması gerekiyordu yazarın. Bunu hissediyor ve masa için büyük imgeler oluşturuyordu zihninde. Belki de o masa bir fikir vermeliydi hem yazara hem de hikayedeki adama.

“Ellerini gezdirdikten sonra masanın üzerinde burada tekrar yemek yemesi gerektiğini düşündü. Çocukluğunun geçtiği bu eve gelmeye karar verince eşinin onun için yol boyunca yemesi niyetiyle yapıp çantasına koyduğu poğaçalar aklına geldi. Onları gitti aldı az önce astığı koyu yeşil ceketinin yanına bıraktığı çantanın ön gözünden. Hemen masanın başına geçti, çocukluğundaki acelece mahalleye çıkıp oynadığı günlerde yediği peynir ekmekler gibi o poğaçaları yemeye başladı şimdi. Bu sefer tekti bu koca masada. Onca kardeşinin, annesinin, babasının, eve gelen diğer arkadaşlarının ve misafirlerin sığamadığı bu koca masada şimdi yapayalnızdı. İçi öylesine burkuldu ki bu hissin adını dahi bilmiyordu. Ve anlatamayacaktı asla şu an yüreğindeki fırtınaları, çıkan çatışmaları… Bu hissin mutluluk mu üzüntü mü olduğunu bilmiyordu bile. Hem güzeldi o günler hem de şimdi o günlere uzaktaydı hiç yetişemeyecek kadar.”

Adamın hissettiklerine bir isim vermeliyim. Hikayemin konusu olumlu duygular mı olumsuzluk mu olmalı. İç mi karartmalı yoksa okuyunca yüzde bir tebessüm mü bırakılmalı, diye düşünüyordu yazar. Çünkü eğer ikilemler arasında gider gelirse bu başarılı bir hikaye sayılmazdı ona göre. Yazdıkları ya siyah olacaktı ya da beyaz. Çünkü unutuyordu bu hayatta grilerin de olduğunu.  Düşündü uzunca bir süre iki elinin arasına alarak başını. Hikayedeki adamın nasıl hissettiğine karar vermesini ne etkileyebilirdi? Bundan önce yazdıkları hep olağan gelmişti fakat bu sefer tıkanmıştı. İçinde durduramadığı bir nehir gibi oluşan kelime dizileri yazmaya koyulunca kurumaya yüz tutan bir nehre dönmüştü. Karar verdi yazar, adamın neler hissetmesi gerektiğine…

Olacağına varıyordu işte. Herkes savruluyordu bir yerlere ve herkes kopuyordu zamanla geçmişinden. Niye şimdi buraya gelmişti bir anlamı dahi yoktu bunun. Eski günlerin güzelliğine şimdi dahil olmayacaktı her nasılsa. Bunlarla beraber düşündü çocukluğunu şimdi de adam. Hem kapıların ardında çözülmeyi bekleyen bir sır da yoktu. Her kapının ardı açık ve berraktı. Gitmeliyim dedi adam. Kaybettiklerim ve kazandıklarım bana kalsın, bu ev geçmişte. Genişçe bir alan sayılan salonun ortasındaki masada öylece oturdu. Gitmesi gerektiğini düşünen adam kalkmaya güç bulamıyordu tüm kaslarında, kemiklerinde, hücrelerinde dahi. Ve hiçbir kuvvet kaldıramayacaktı onu bu masadan sanki.”

Yazar parmaklarının düşüncelerinin ötesine geçtiğini fark etti ve kendinden şüphe ederek bıraktı yazmayı. Az önce hikayenin mutsuz bir atmosferde yaşanacağını tasarruf ediyordu. Niçin bir U dönüşüyle mutluluğa adım adım yürütüyordu ki hikayenin geleceğini şimdi?  Masasında duran çıkarıp koyduğu kol saatini aldı. Saatin üçe yaklaştığını görünce hikaye için hızlanması gerektiğini düşündü.

“Yol onu yormuş muydu? İstanbul’dan buraya gelene kadar hiç uyumamıştı. Gözleri kapanıyordu olduğu yerde. Soğuktu ev ama o geçmişle ısınıyordu. Kalkıp şimdi eski odasına gitse, uzansa yatağına, uyusa. Ne de güzel olurdu. Gitmek için bulamadığı o kas gücünü odasına giderken kullandı. Belki çok şey unutulurdu zamanla ama odasının yeri otuz yıldır değişmeyen bir kroki gibi duruyordu belleğinde. Gıcırdayan kapıyı araladı. Abisinin sesini duyar gibi oldu, ama biliyordu, geçmişti. Kocaman gülümsedi odaya bakarken. Yatağına uzandı ve yine bir çocuk heyecanı ile oynadığı o oyuna hazırladı kendini. Yatağından camın köşesinde görünen gök ile konuşurdu geceleri ve öyle dalardı uykuya. Ve en yıldızlı gök o gecelerde o gökte kalmıştı. Artık iki üç yıldız görse gökyüzünde sevinir olmuştu. Anlatıyordu dertleşiyordu şimdi gökyüzü ile uyuyakalırken.

Sabah gözüne düşen kış güneşinin ışığıyla uyandı. Berrak bir sabahın ısısıyla yağan kar erimeye başlamıştı. Komşuların horozları görevlerin yerine getiriyor ve olağanca güçleriyle ötüyorlardı. Adam zayıf bedenini doğrulturken nasıl uyuyakaldığını düşündü. Deliksiz bir uykuyu üstünde bir pike dahi olmadan geçirmişti. Buna rağmen huzur ile uyandı. Yine de uyandığında hatırında olan rüyalarını düşündü. Bu evde şimdiki hayatını yaşadığını görmüştü. Çocukları, eşi, kardeşleri hep birliktelerdi bu evde. Daha kalabalık daha sesli daha cıvıl cıvıl. Rüyanın etkisi ile karar  vermişti o sabah. Diğer hafta sonu herkesi burada toplayacaktı.”

Şimdi yazarın da içine siniyordu yazdıkları. Tamamen yaşanması gerektiği gibi yazıyordu. Mutluluğun ve hüznün aynı anda yaşandığı gibi. Hayat gibi. Sonlarına yaklaşıyordu ve kimsenin yanında yapmayacağını bildiği gibi gözleri dolmaya başlamıştı yazarın.

Adam yola koyulmadan önce bahçesindeki çardakta oturdu biraz da evin. Buradaki temiz havayı yüzüne yüzüne vuran ayaza rağmen içine çekti. Geçmişin ona kattığı en güzel his buydu. Masumiyet. Ve hiçbir zaman kahretmedi büyük şehirde büyümemiş olmasına. Buradaki dostluklar ve insanlık her zaman samimiydi. Şükretti bunun için arabasına doğru yürürken. İyi ki burasıydı evi. İyi ki burasıydı çocukluğu. Yola çıktı bir diğer hafta sonunu planlayarak.”

Yazar ağlamasını durduramıyordu. Saat epeyce geçmişti, sessizce ağlamaya devam ederken yan odadan uykulu eşi geldi yanına. Göz göze geldiler eşiyle, sessizce sarılarak ağladı eşinin omzunda yazar. Ağlaması bitene kadar ikisi de hiç konuşmadı öylece sarıldılar.

“İki gün öncesini yazdım, çocukluğuma kavuşmayı yazdım.” dedi yazar silerken masum gözyaşlarını.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Üçlü Çatışma”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.