Ne Dersin?..

Hayallerin bir sonu olmaz daha doğrusu yoktur, sınırını sen koyarsın. Kimileri için hayal etmek tıpkı bir yağmura kara muhtaç olan kurumuş ve çatlamış toprak gibidir, olmazsa olmazları. Hayatlarının çoğunu hayallerle süsleyerek geçirirler. Ama diğer yanda hayatı hep gerçekleri ile yaşamayı göze alan, beklentiye girme korkusu içinde titreyen bundan ötürü hayal kurmaktan hep korkan, geri kalanlar…

Lise son sınıfa gelmişti ve hali hazırda belli olan bir hedefi yoktu. En çok da annesi sıkıyordu canını.

“Hedefsiz insan olur mu? İnsan kendine bir amaç belirler ve ona göre çalışır! Ben seni anlamıyorum ki, sen ne istiyorsun/düşünüyorsun?” nidaları hiç bitmiyordu her konuştuklarında. Liseye başlamadan önce de aynıydı, bir hedefi olmadan devam ederdi hayata. Her

“Ne olmak istiyorsun?” sorularına,
“Hayırlısı olsun!” diye yanıt verirdi.

Hayal kurmak oldukça canını acıtıyordu ve sevmiyordu. Hayat beklemeler üzerine kurulu iken beklentisiz olmak onun için olanaksız bir şeydi. Bir hedef belirlese bile ulaşabileceği meçhul olduğu için “hayırlısı” demenin en güzeli olduğunu düşünürdü hep. Belki kendince haklıydı veya değildi… Zamanın içinde sürüklenmek, karşısına çıkacak şeylere “eyvallah” çekmek, olmayacak hayalleri düşlemekten daha iyi geliyordu.

Liseyi hiç bilmediği, görmediği bir yerde okumak zorunda kalmıştı. Başta çok zorlansa da mezun olduktan sonra “iyi ki orada okumuşum” diyordu. Hedefini belirlemeden çalıştığı sınavlarının sonuçları açıklanmış, üniversite tercihlerinin zamanı gelmişti. Arkadaşlarının birçoğunun hedefi belliyken bazıları ise okul hayatlarına devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi sahibi dahi değillerdi. Okumak istedikleri üniversiteyi belirlemeden ziyade çoğunun okumak istediği bir şehri vardı. O ise lisede okuyamadığı doğup büyüdüğü şehirde okumak istiyordu. Ama insan ne kadar düşünürse düşünsün, hayalini kurarsa kursun kader ağlarını ördükten sonra öteye gidemezdi. Arkadaşlarının ısrarla okumak istediği o şehri aklının ucundan bile geçirmiyor üstüne anlam veremiyordu onların bu kadar istekli olmalarına. Derken tercihlerini yapmış ve istediği şey olmamıştı. Öyle bir tercih yapmıştı ki tek bir yeri istediği için onun dışında kalan/tutan yerleri listesine bile almamış, bundan ötürü de ilk tercihlerde açıkta kalmış yerleşememişti. İlk öğrendiğinde ne yapacağını bilemeyip şaşırsa da sonuçta “her şeyin hayırlısı olsun” dediğini hatırlayıp kendi kendini teskin ediyordu. Fakat çevresinden gelen sorulara cevap yetiştirmekten çok yorulmuş insanların tutarsızca söz söyleyip hareket etmeleri bir zaman sonra üzmeye hatta kırmaya başlamıştı.

Günler geçmiş ikinci tercihleri yapma zamanı gelmiş ama bu defa kontenjanların dolu olması onu sınavlara bir yıl daha hazırlanmaya itmişti. Bir sabah hiç ummadığı bir şeyle karşılaşmış birden fazla kontenjan açan üniversitenin olması şansını bir defa daha denemesine vesile olmuştu. Belki bu defa kader ağlarını farklı örüp hiç ummadığı bir sürprizle karşılaştıracaktı onu. Tam da öyle olmuştu. Sonuçlar açıklanmış ve aklının ucundan bile geçirmediği, arkadaşlarının yana yakıla deliler gibi hayalini kurup ısrarla istedikleri o şehirde okuyacağını öğrenmişti. Donuk, tepkisiz, sanki okula yerleşmiş olmaktan pişmanmış bir hal içerisinde hareket ederken çevresindekilerin onun aksine mutluluktan havalara uçmaları dikkatten kaçmıyordu.

Okula geç başlamış olması onu daha çok stres ve sıkıntıya sokarken yeni bir ortam yeni bir şehre merhaba demesi o kadar da kolay olmayacaktı. Lisede evinden ilk ayrıldığı gün gibi çok zor geliyordu ayrılık. Kelimelerin boğaza dizilmesi ve yutkunmayı yarıda kesmesiyle burun direklerinin sızlaması arasında saniyeler vardı. Gözlerinin dolması, sağanak yağan yağmuru andıran gözyaşlarının akması bir oluyordu. Ne kadar kendini ağlamamak için tutsa da yenik düşüyordu nefsine. Bir süre ağladıktan sonra müthiş bir baş ağrısı sarıyor ve kendini uykuya veriyordu. Uyuyunca her şeyin geçeceğini düşündüğünden değil bir süre kafasını yiyip bitiren o düşüncelerden uzaklaştırma isteğindendi. Ne kadar kendini bu düşünceler ile avutmaya çalışsa da pireyi deve yapan bir fıtrata sahip olduğundan etkisi çabuk geçiyordu.

Zaman denilen şey engel tanımaz bir hızla ilerlerken iyiyi ve kötüyü beraberinde götürüyordu. Hiç istemediği, aklının ucundan bile geçirmediği şehir yavaş yavaş onu kendine çekerken diğer yandan inceden inceye içine işlemeye devam ediyor ve bunun farkına bile varamıyordu.

Su gibi akıp geçen zaman okulunu bitirmeye vefa etmemişti. Bir yandan da hayatın zorunlu kalınan halleri canını sıkmaya devam ediyordu. Gitmek zorunda olması canından bir parçasını orada bırakıyormuşçasına bir his oluşturdu içinde. Gitmek kelimesi göründüğü kadar kolay ve basit bir kelime değildi aslında. Git-me-k diye ayırsak daha iyi anlaşılacaktı sanki. “Git!” derken ağız dolusu bir sitemi andırırken altında yatan asıl manayı örtüyordu. Sonrasında ise “gitme!” diyordu usulca, hiç istemediği bir şeyi istemek kolay değildi çünkü. “Dil konuşur ama kalp ne der?”i hep es geçerken hayatın zorundalıkları istemediğimiz şeyler yaptırır bize. Ne kadar gitme desek de “gitmek” zorunda olduğumuz gibi…

Gün gelir ve hayal kurmaya korkan insanlar kendilerini hayallerin ortasında bulurlar. Tıpkı onun, gitmek istemediği şehrin büyüsüne kalıp ayrılığın ardından tekrar gidebilmenin hayali içinde yaşadığı gibi. İsyan ettiği metrobüslerin doluluğunu, şehrin bir ucundan diğer ucuna gidene kadar geçen zamanı, aktarmasız gidemeyeceği bir yerin olmasını, denizini, martısını, buram buram tarih kokan sokaklarını, camilerini…

Yahya Kemal’in de dediği gibi,

“Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

O sessiz ve sakin olan semtlerini özlememek, hayalini kurmamak elde değil… Sana “Aziz” diye seslenen şair ne de haklıymış meğer. Azizliğinin yanındaki acziyetimizi gösteriyorsun bize. “Hayal kurmam ben!” diye haykıran koca benliğimizi yerle bir ediyorsun. Üstüne ders veriyorsun, daha çok özletiyor ve hayal kurduruyorsun.

Hani Necip Fazıl diyor ya,

“İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.”

Sonra devam ediyor,

“Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.” 

Ne dersin denizle toprak rüyalar misali, seneler geçse de ömür vefa ederde kavuşur muyuz yine,

Ey sevgili İstanbul?!..

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

6 thoughts on “Ne Dersin?..”

  1. Ne dersin biter mi hasret? Kavuşsan da İstanbula İstanbul hala senin İstanbulun mu sence?
    Kaleminize sağlık efendim 🙂

    1. Evet! İstanbul benim bıraktığım değil elbet. Fakat ümit etmek gibisi var mı ki hayatta? 😉😊
      Sevgiler 🤗

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.