Nalbant

Gazeteci büyük bir dikkatle derlediği soruları tek tek sormaya hazırlanırken, toyluğunu gizlemeye, heyecanını bastırmaya çalışıyordu. Ne de olsa karşısındaki dev bir şair, muazzam bir yazar ve Anadolu’nun coşkun sesini temsil eden güngörmüş bir münevverdi. Kendisine ikram edilen çayı içerken, ellerinin titrediğini fark etti.

-İzninizle sorularıma başlayabilir miyim?

‘’Elbette, lütuf buyurursunuz’’ yanıtını alınca, kibir beklediği adamın kibarlığı, rahatlamasını sağlamıştı.

-Efendim malumunuz, Anadolu ozanı olarak anılmaktasınız. Şiir ve hikâyelerinizde işlediğiniz bu topraklar, sizin için neyi ifade ediyor? Neyi temsil ediyor?

Yaşlı adam, buğulanmış gözleriyle pencereye doğru kırık bir bakış attı. Boşlukta belli belirsiz bir noktaya daldı.
-Babam!..

-Nasıl yani?

-Anlatayım da dinle evladım. Hayatımın bu son döneminde, sevdiklerime son vazifemi bu şekilde yapayım. Aslında kendim yazmak istemiştim ailemi. Onları bu şekilde ölümsüzleştirmek istemiştim ama ne zaman yazmaya kalksam, yüreğimin yangını beni sardı ve bir türlü yazamadım. Belki bu röportajla onların aziz hatırasını yaşatmayı başarabilirim diye düşündüm. Ben 1905 yılında Sivas’ın Doğanşar ilçesine bağlı, İçdere Köyünde dünyaya gelmişim. 82 yaşındayım yani. Anam, Hafize kadın derler, nur yüzlü, çilekeş bir rahmet pınarıydı. Benden 3 yaş büyük, Yusuf İsminde bir de abim vardı. İki göz odası olan kerpiçten evimizi, babam kendi elleriyle yapmış. Pek sanat eseri sayılmazdı ama sıcaktı. Evet babam, aslan babam, yiğit babam… Nalbantmış vaktinde. Nalcı Mahir derler, orta boylu, geniş omuzlu, açık tenli, al yanaklı bir genç adammış. Ben doğduktan 5 ay sonra askere almışlar onu. Anam, eşini yolcu ederken hiç ağlamadığını övünerek anlatırdı. Daha sonra çok araştırdım, çok tanıkla konuştum. Tüm bunları, babamın tuttuğu günlükte yazdıklarıyla birleştirdim ve böylece onun bütün hayatını öğrenmeyi başardım.
Terhis olmasına kısa bir süre kala Balkan savaşı patlak vermiş. Bizim köyden 2 kişi bu savaşta, babamla omuz omuza çarpışırken şehit olmuş. ‘’Elde yok, avuçta yok. Yiyecek bir lokma ekmek bulamadan günlerce savaştık. Komutanımız şehit düştü. Beni onbaşı yaptılar. Dayanacak gücümüz kalmadı.’’ Günlüğündeki bu not, çaresizliğin vesikası gibiydi adeta. 85 kilo olan babam, savaştan sonra 62 kiloya inmişti. Ki bu, hafif kilo almış haliymiş. Savaştan sonra babamı terhis etmemişler. ‘’Vuslat başka bahara’’ notu, onun hislerinin kısa bir izdüşümünü gösteriyordu.

Ve Çanakkale… Cehennemin cennete açılan kapısı. Babam cepheye vardığında savaş yeni başlamış. Notları dehşet manzaralarıyla doluydu. ‘’ Burdan çıkış yok. Siperden kafasını her kaldıran toprağa düşüyor. Bir Mehmet gidiyor başka bir Mehmet geliyor. Hiç birini tam tanıyamadan kayboluyorlar. Hâlâ ölmedim. Ne evdeki çocuklarımı ne de yolumu bekleyen karımı düşünebiliyorum. Tam 11 kez yaralandım. Önceki savaşlardan da 5 yaram var. Hemşerim İlyas 3 kere ölümden kurtardı beni. Ben de onu 3 kere kurtarmıştım. Bir oyuna dönüştü bu olay. Bakalım kim kazanacak?’’

Yaşlı adam, yakın gözlüklerini taktı. Cebinden eski bir defter çıkardı. Belli ki hatırlayamadığı şeyler vardı ve bu yüzden babasının notlarına yeniden göz atma ihtiyacı duymuştu. Sayfaları şefkatle çeviriyordu.
-29 Nisan günü, beni çavuş yaptılar. Her yandan bombalar, mermiler üstümüze yağıyor. Tam bir sağanak. Antep‘ten gelen 16 yaşında Hayrullah ismindeki bir oğlan bana seslendi. Silahının bozulduğunu söyledi. Baktım, silah sağlamdı. Küçük Hayrullah’ın işaret parmağı kopmuştu ve al yanaklı er oğlu er, bunun farkında bile değildi. Bir yandan siper kazıyoruz, bir yandan düşmana yaylım ateşi açıyoruz. Cephanemiz tükenmek üzere. Büyük yazar, derin bir iç çekti, çayından bir yudum aldı. Sanki tüm savaşı yaşıyormuş gibiydi. Sanki yorgun elleri cephenin, siperlerin üzerinde dolaşıyormuş gibiydi.

-26 Haziran… Bu gün, her şey tepetaklak oldu. Sipere bir ıslıkçalan düştü. Siperlere doğru inişe geçen top mermilerine biz ıslıkçalan diyorduk. Çünkü tam bu esnada, kalın, ıslığa benzer bir ses çıkarıyorlardı ve biz bu sesi duyduğumuzda ölümün geldiğini anlıyorduk. Top mermisi, çok yakınıma doğru inmişti. Saatim durmuş artık vaktim gelmişti. Hareket bile edememiştim. Ama İlyas mermiyle benim arama kendini bıraktı. Duyduğum en acı ıslık sesi buydu. Zavallı kardeşimin bedeni paramparça olmuştu, yüzünü çevirdiğimizde ışıl ışıl gözleriyle bana bakıyor ve sanki ‘’ben kazandım çavuşum!’’ diyordu. Evet, İlyas gülüyordu ve gülmek bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi. Sonra gözlerim karardı, başım döndü. Uyandığımda sıhhiye çadırındaydım. Islıkçalandan savrulan şarapnel parçaları omzumu delmiş ve sol elimi koparmış. Hem içim acıyor, hem canım yanıyor hem de ağlıyorum. Ama yaralarıma, kaybettiğim elime değil, burada, bu yatakta, arkadaşlarım ölüme doğru koşarken, çaresizce yatmama ağlıyorum.

Toy gazeteci, öylesine dağılmıştı ki yutkunmakta bile zorluk çekiyordu. Ayaklarından tüm vücuduna yayılan bir ürperti, dizlerinde derin bir sızıyı tetiklemişti. Hani bir sinema filmi izlersiniz, sonunda içinizde tarifi imkânsız bir duygu oluşur ya, işte öyle!

-21 Ağustos. Sıhhiye çadırındaki manzarayı anlatabilmeme imkân yok. Her yer kan, her yer acı, her yer ölüm… Bana, terhis vermeyi teklif ettiler. Kabul etmek bir tarafa, bu teklif o kadar ağır geldi ki bana, hayatımda ilk defa kendimi yarım hissettim. Vücudum kendini toparlamış, gücüm kuvvetim yerine gelmişti. Savaştan kaçan sırtlan, savaşa koşan aslandır dedim hekime. Herkeste aynı hava vardı. Ya zafer, ya ölüm diye mırıldanıyordu dudaklar. Vatana bir el feda etmek ne ki? Bin elin olsa vereceksin, tereddüt edersen içindeki iman mıdır? Bir adım geri atarsan cehenneme düşersin diyordu Kozan’lı Hoca. İki gözünü birden kaybetmiş, burada yaralılara pansuman yapan, nur yüzlü bir ihtiyardı bahsettiğim. Derken haber geldi, düşman Yusufçuk tepesine taarruza geçmiş. Burası düşerse cephe de düşermiş. Bizim bulunduğumuz yer tepeye çok yakındı. Bilinci açık olan hiç kimse kalmadı sıhhiye çadırında. Bu gün yeniden doğmuş gibiyim.

Yeniden doğmak… Yeniden doğmak için önce bin kere ölmek gerek, bir kere yetmez. Yaşlı adam hem bu sözleri tekrar ediyor hem de gözlüğünün altından toy gazeteciye dikkatli bakışlar fırlatıyordu. Karşısında santim santim eriyen adamın, büyük bir maziye şahitlik etmesini sağladığından emindi.

-29 Ağustos. Biz kazandık. Dipçikle, süngüyle, yarım elle, eksik ayakla saldırdık ama biz kazandık. Şükür secdesi yapıyor tüm tümen. Kozanlı Hoca da şehit düştü çok şükür. En çok istediği şeydi. Biz kazandık; cephanesiz, ayağımızda delik çarıkla, sırtımızda 40 yarayla, canla, başla, terle, kanla. Biz kazandık çok şükür… Gözlerinde bir damla yaş belirmişti. Defteri kapatırken, titreyen elleriyle sigarasına uzandı. Efkâr mı onu çekiyordu, o mu efkârı çekiyordu bilinmez. Toy gazetecinin de gözleri kıpkırmızı olmuştu. Ha ağladı, ha ağlayacak.
– Biz, tüm bu olaylar olurken, köyde yokluk içinde büyüyorduk. Kolay değil iki çocuğu tek başına büyütmek. Babam cephede savaşırken, anam da hayat denen kavgada dövüşüyordu. Gün ışırken toprağı sürer, akşama kadar durmadan çalışırdı. Ekmek denen emel, aslanın ağzındaydı. İki öküzümüz vardı, bir kara saban, birkaç tavuk. Tüm malımız bundan ibaretti. Arada dağa gider, odun getirirdik biz de. Karanlık Anadolu gecelerinde, anamın anlattığı kahramanlık masallarıyla uyurduk. Ne acıktığımızda doymak kolaydı, ne hastalandığımızda iyileşmek. O yüce kadının nasırlı elleriyle yanağımı okşaması var ya, ben hayatım boyunca bundan daha büyük bir şefkat, bundan daha sıcak bir sevgi görmedim. Abim, babamızı hatırladığını söylerdi hep. Bunun, çocuk dünyasında kurduğu tatlı bir hayal olduğunu bilmezdim, inanır, özlemle dinlerdim onu. Zaman zaman cephelerden haberler de gelirdi ama babamdan en küçük bir eser yoktu. Annem her sabah namazından sonra ufka bakar, yeşil tepelerin etrafına göz gezdirirdi. Bir sabah, onun ağlayarak seslendiğini duymuştum; Nerdesin bey? Hangi diyardasın? Artık canıma yetti. Ya şehadet haberini gönder, bağrıma taş basayım, şükredeyim. Ya da dön, bastığın toprağa kurban olayım! Babamın, hekime söylediği sözler o kadar doğruydu ki. Cepheden kaçan sırtlanlar, dağlara çıkmış, eşkıyalık yapmaya başlamışlardı. Bir gün bir atlı geldi. Evin önünde durdu. ‘’Hafize kadın’’ diye seslenmeye başladı. Anam, dışarı çıkmamıza izin vermemişti. Gelen sırtlan, iki öküzümüzden birini götürmek istiyordu. Zavallı anam, yalvardı, yakardı ama dinletemedi. Düşmandan korkan ama Allah’tan korkmayan bu adam, anneme tüfeğinin dipçiğiyle vurup, ganimetini alarak gözden kayboldu. Bu hadisenin, bizim ruh dünyamızda ne kadar büyük bir iz bıraktığını söylememe gerek yok sanırım. Ancak en çok abim etkilenmişti. Öfkesi yüzünden okunuyor, bazen duvardaki tüfeği alıp atış talimi çalışıyordu. Bir sene sonra eşkıyalar yine geldi. Ama abim, onların üzerlerine yağmur gibi mermi yağdırmıştı. Korkak sırtlanlar, çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Artık köylü, büyük kardeşime Yiğit Yusuf diye sesleniyordu. Anam, aradan geçen sürede tavukkarasına tutulmuştu. Şimdilerde sizin katarakt dediğiniz hastalık. Gözleri görmez, eli iş yapamaz olmuştu.

Ve nihayet,18 Eylül 1918 günü gelip çattı. Ben henüz 13 yaşındaydım. Abim 16’sından gün almış, bıyığı yeni terlemişti. Sabahın erken bir saatinde, evin önünde bir atlı belirdi. ‘’ Hafize kadın’’ diye seslenmeye başladı. Ben korkmuştum. Eşkıyalar geri dönmüştü. Anama baktım, elleri titremeye başlamıştı. O anda, yüzünde beliren ifadeyi tarif etmeye hiçbir lügatin yeteceğini sanmıyorum. Dizlerinin bağı çözülmüş bir halde ayağa kalktı.
-Beyim!
Bu tek kelime, gelenin kim olduğunu yeterince anlatıyordu aslında. Evet, eve bayram gelmişti. Eve rahmet gelmişti. Babam gelmişti…
Derken, kulağımı çınlatan, yüreğimi sızlatan, acı bir silah sesi duyuldu. Hemen dışarı koştuk. Gördüğüm manzarayı hiçbir zaman unutamam. Beyaz, bembeyaz bir at ve onun hemen dibine düşmüş bir dağ. Benim için cennet kadar kutsal olan kanı, toprağı kızıla boyamış. Gök mavisi gözleri ufka dönük, yüzünde binlerce acının bıraktığı derin çizikler… Abim, göğsünü gere gere bize doğru gelmekte. Gerçeği öğrendiğinde öyle bir feryat etti ki sesi, anamın çığlıklarını dahi geçti. Gözünden akan yaşları silemeden dağlara doğru koşmaya başladı ve yeşilliğin arasında gözden kayboldu. Babamın vücudunda tam 71 yara saymış köyün imamı. 71 büyük cennet lekesi… Ben babamı ilk ve son kez o gün gördüm. Fotoğrafını o gün nakşettim beynime. Birkaç saat sonra, çobanlar abimi getirdiler. Karayar uçurumundan aşağı atlamış. Gencecik bedenini boşluğa bırakırken, kim bilir nasıl korkmuştur, nasıl ıstırap çekmiştir. O gün, ikisini bir kabre gömdüler. Bir yiğit, bir şehit…

Evet evladım. Anadolu benim abimdir. Onun gibi mert, onun gibi sevecen, onun gibi bahtsız. İçinde bin bir uçurumu saklayan, masallarla büyütülmüş bir masal kahramanı. Anadolu benim anamdır. Rahmetin, bereketin, şefkatin, merhametin pınarı… Onun gibi inatçı, onun gibi sabırlı ve onun gibi çilekeş… Anadolu benim babamdır. Mertliğin, vatanperverliğin, fedakârlığın ve imanın yurdu… Onun gibi yalçın, onun gibi kahraman, onun gibi korkusuz…
Toy gazeteci, allak bullak olmuş yüreğiyle oradan ayrılırken, hayata bakışı değişmiş, toprağa bakışı değişmiş, göğe bakışı değişmiş, bayrağa bakışı değişmiş bir haldeydi. Ertesi gün, yaptığı röportajın haberi ‘’Nalbantoğlu’’ başlığıyla 1. Sayfadan, yani manşetten veriliyordu. Ki bu, bir muhabir için büyük bir başarı demekti. Ancak toy gazetecinin yüzünde en ufak bir sevinç ifadesi belirmemişti. Haber aynen şöyleydi.

‘’ Türk edebiyatının büyük kalemlerinden, Nalbantoğlu namıyla meşhur…… Bey, gazetemize verdiği son mülakatın hemen ardından, geçirdiği beyin kanaması sonucu Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Röportajı 6. Sayfamızda bulabilirsiniz. 82 yaşında sonsuzluğa uğurladığımız …. Bey için gazetemiz adına en derin teessürlerimizi sevenlerine iletir, kederli ailesine ve aziz Türk milletine başsağlığı dileriz…’’

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Nalbant”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.