Hasret Durağı

Annesinin yanık buğdayı andıran nasırlı ellerini öperken dudaklarının titremesine engel olamadı, dudakları anne rahminden ayrılmak istemeyen bebek gibiydi, hani ağlar ya yeni doğan bebek, o da tutamadı kendini birkaç damla gözyaşı düştü annesinin titrek eline, Fırat oldu, Dicle oldu gözyaşı coştu kurak ellerinde. Helallik isteyip bindi trene okumaya gidiyordu İstanbul’a Hasan.

Kömürhan köprüsünden geçerken göz bebeğinin yakamozu düştü Fırat’ın sularına, çocukluk ve gençliği, en çok da ana hasretini saldı sulara. Trenin camından kendi yansımasını gördüğünde elinin boynundaki muskada olduğunu fark etti, anasının nasırlı ellerine benzer kumaş içerisinde Ayet-el Kürsi yazılıydı…

O güne kadar sanki hiç öyle çalmamıştı telefon, ilk Zeynep duymuştu, çünkü en çok da onun duymaya ihtiyacı vardı, kaç zamandır hapsetmişti kulaklarını telefon sesine. Yavuklusu ha bugün ha yarın derken bir buçuk yıl sonra bugün aradı, yaşmağı dudaklarını örtmüş, kapının sövesine yaslanmış muştu bekliyor gibiydi ve gelmişti beklenen…

– Peki oğul, sen nasıl istersen…

Eri Almanya’ya gitmişti işçi olarak, giderken fısıltıyla söyledikleri hiç aklından çıkmıyordu;

– Seni de aldıracam yanıma, her’im, her şeyim.

Belli ki bu tren kuş olup uçacak, pençe atıp kopartacak rayları sıla dediğin yârin yürek toprağıdır. Daüssıla ne kötü bir hastalıktır. Ömründe ilk defa trene binmişti Zeynep, Trenin raylarından çıkan sesi sadece o duyuyordu;

– Az kaldı, az kaldı, az kaldı…

Trenin camında kendi siluetini gördüğünde dudağında tebessüm, sağ eli de havada el sallar durumdaydı, fark eder etmez indirdi ellerini, keşke indirmek zorunda kalmasaydı, öyle ya, buğday başakları kendisini uğurluyor, müjdeliyor sallanıyordu, karşılık vermese miydi?!

Vatan borcu namus borcudur oğul!

Bütün heybetiyle duran Haydarpaşa Garına baktı uzun uzun, oysa çocukluğu gençliği hep buralarda geçmişti, hiç bu kadar dikkatini çekmemişti. Garın içerisine kadar uzanan rayları kan damarları gibiydi, ona hayat taşıyan damarlar her gün her saat can taşıyordu, oysa koca gar hep kasvet rengindeydi, çocukluğunda da bu renkteydi, galiba anlıyordu kasvetin sebebini, aynı raylar eline ayağına vurulmuş zincirden prangalardı.

Gidişlerin hüznü kaybolurken yolcu edenin gönlünde ve zihninde, Haydarpaşa unutamıyor, içine atıyordu, hüznü ve kasveti bu yüzdendi. Kime sorsan gösterir diye tarif edilmesi de bu sebepten. Evet, gösterirlerdi çünkü kimse daha dertlisini, bir o kadara da umutlusunu görmemişti.

Babasının eli omzundaydı şimdi, bu hareket vaktin geldiğinin habercisiydi, baba heybetine gizlenmiş merhametten, gar heybetindeki merhamete adım atma zamanıydı şimdi.

– Beni merak etme, Allah’a emanet ol;

Dedi ve kâinatta göz ile görülebilecek en değerli komutana, hem ana hem babalık yapan adama selam durdu öksüz Ali…

Allahtan denize nazır konumdaydı, yoksa bu yanmalar sönmez, İstanbul’u hatta tüm ülkeyi yakardı Âlim Allah. Herkes sevdiğini bekler hasretle ben de bekliyorum kar kış, gece gündüz demeden bu kıyıda der gibiydi, varlığı hasret ve umut raylarıyla zincirlenmiş gibi vatanın en ücra bağrına, kopmak ne mümkün, kaderine figan düşmüş kadersiz garın.

Sabah saat 10.35’i gösterdiği sıralarda Ahsen ve Sümeyye arkadaşları Ayşe’yi bekliyorlardı. Kadıköy’de sahile yakın bir kafede bitirme tezini üç arkadaş beraber yapacaklardı. Mimarlık fakültesi yüksek lisans tezi için, mimarinin sosyokültürel etkileri konulu tezi vermişti profesör, bu üç arkadaşın da aklına Haydarpaşa Garı gelmişti nedense.

– Merhaba kızlaaaar.

– Hoş geldin Ayşe.

Selamlaşma ve kısa bir kahvenin ardından gardaki çalışmalara ait planlarını gözden geçirdiler. Yapının hem içerisinden hem de dışarıdan farklı açılardan fotoğraflanma işi bitmişti. Bu görseller tezin basımında kullanılacaktı bu yüzden önemliydi ışık, netlik ve açı. Saat 13.40 olmuş artık iyiden iyiye acıktıklarını hissetmişlerdi. Nispeten sakin bir restoran bulup yemeklerini sipariş ettiler;

– Babam yıllar önce okumak için gelmiş İstanbul’a, İstanbul Üniversitesini kazandığında çok zor gelmiş ona ayrılık, babaannemle vedalaşmalarını hala anlattıkça ağlamamak için kendisini zor tutar. Nasırlı ellerinden hiç ayırmak istemedim dudaklarımı der. Sonra hemen o heybetli yapı diye anlatmaya başlardı Haydarpaşa Garını.

Aynı benim annem gibiymiş baban da Ayşe diyerek sözü Ahsen aldı bu sefer;

– Uzun süre Almanya’daki babama hasret yaşamış köyde annem, bir gün çalan telefon umutlarına can suyu olmuş. Babam Almanya’ya gelebilirsin artık deyince sevinçten havalara uçmuş. Memleketten ayrılırken başak tanelerine el sallıyordum trenden, beni görenler bu deli galiba düşündüler diyerek gülüyor hala her anlattığında. Bana mabet gibi gelmişti o zaman bu gar diyordu Haydarpaşa’yı anlatırken.

– Benim babamı bu gardan yolcu etmiş dedem askere uğurlarken, ikisi için de çok zor olmuş ama yine ikisi de duygularını ele vermemek için yarışmışlar, en azından ben çok zorlandım diye anlatırdı babam diye anısını ekledi Sümeyye.

Bütün bu hatıra dolu anlar dile gelirken gözler Haydarpaşa Garındaydı, Haydarpaşa Garının gözleri de onların üzerindeydi, yutkundu ve en derinden duasını etti kimseye duyurmadan yine…

-YOLUNUZ AÇIK OLSUN.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Hasret Durağı”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.