Gelincik Tarlası

Bayram sabahı anneannesinin eski Rum evindelerdi. Avluya kurulmuş kahvaltı masasında şen kahkahalar ile kahvaltı ediliyordu. Tüm aile gözlerinden yaş gelesiye gülüyor, dedesi ise bardaktaki çay soğumasın diye bir yudumda çayı içiveriyordu. Sofradaki koyun tulumu ve salamura zeytinden de lezzetliydi ailenin bu hali. Babası öylesine neşeliydi ki “Durun yeni aldığım fotoğraf makinesiyle sizi çekeyim” deyip makinasını kapıp gelmişti. Ne de doğal bir andı, avludaki ipte asılı olan iki çift çorabın, dedesinin başucunda çıktığını kimsecikler fark etmemişti. Eski evin üst kısmında dama yuva yapmış yusufçuk kuşları bu bayram sabahına “guguk guk” sesleriyle eşlik ediyorlardı. Gülüşmeler içten ve samimi olunca atmosfer kendiliğinden ısınmıştı. O sabah da bahar serini kendini yaz sıcağına bırakıyordu. Kahvaltı sofrasında herkes güledursun, dedesi kahvaltısını çoktan bitirmişti şimdi ise dedesinin keyif vaktiydi. Âdetini tüm aile bilirdi, kahvaltının ardından bir Maltepe cigarası yakılır, yanına da bol köpüklü sade kahve yakışırdı. Dedesi en küçük teyzesine bağırdı; “Gız, bana bir gayfe yap! ”

Ufaklıklar merakla dedesini seyre dalmışlardı. Bıyık altından gülen ihtiyar delikanlı, dişinin arasına aldığı izmariti ısırmıyor ama dudağına da tam değdirmeden keyif tüttürüyordu. Çocuklar dedelerini izlerken gülüşüyor, dedeleri ise höpürdete höpürdete içtiği kahvesinin hakkını veriyordu. Tüm aile çok eğlenmiş ve bir kadar çok gümüşlerdi. Masada kimse bir şey yemese de tıka basa doymuş gibiydi hepsi. Etraf toplana dursun çocuklar koşuşturarak oyuna dalmışlardı. Avlunun üst kısmındaki misafir odasında biraz balon biraz yakalamaca oynadılar. Sonra antika konsoldan aynaya bakıp büyümüş hallerinin hayalini kurdular. Dedelerin evleri büyük evi olduğundan bayramlarda herkes ilk baba evine gelir, adettendir. Onlarda da durum farklı değildi. Herkes ilk oraya uğrar tatlı ve kahve trafiğinin ardı arkası kesilmezdi. Ailede yazılı kural olmasada her kuzenin bir görevi vardı. Biri Tariş markalı cam şişeli limon kolonyasını misafirlere tutuyor, bir diğeri ise Arap Bacılı Mabel çikolataları ikram ediyordu. Gelenleri gidenler hâsılı tüm bayramlaşma seremonisi bitince eğlencenin başladığı asıl vakit geliyordu. Dört kişinin zorla bindiği Hacı Murat’a sekiz kişi doluşup doğru ada yolu tutulurdu. Nasıl her şey aslına rücu ediyorsa, Adadan gelenlerin kendini huzurlu hissettiği yer de bir başka ada oluyordu hele de Kalamaki’ye gidilmişse…

Ada çocukların çıldırdığı tek yerdi, yine tüm aile emektar Murat’a atlamıştı. Tabii envaı çeşit mangal etleri ile deniz de serinletilecek karpuz eksik edilmemişti. Yol uzun Hacı Murat yorgun neşeleri bir an olsun eksilmeyen çocukların söyledikleri şarkı ise yola pek uygundu; Ali, Ali Desideroooooo…

Havanın sıcağıyla çalan şarki birleşince, arabada çocuklar kudurdukça kuduruyordu. Ahmetbeyli’den Adaya dönen son yokuşta su koyuveren Hacı Murat’ın dayanamayıp patlayıvermesin mi lastiği? Babasıyla amcası geçmişi birkaç sövgüyle yâd edip, lastiği değiştirmeye koyulmuşlardı. Dünya da yansa umurlarında olur mu bu çılgın çocukların? Onlar var güçleriyle bağıra bağıra söyledikleri şarkının en sevdikleri yerin gelmesini bekliyorlardı. Çocuklar boyunlarını gıdaklayan tavuk gibi bir ileri bir geri götürüp şarkıya eşlik ediyordu; “Ali kıza bir klark çekiyor Kahvedekiler ınının ınının ınının ınının ınının ınınıııııııın…” Tam da o anda tipik Egeli isyanı ile annesi bağırıverdi: “Bayılıvecem yete gaaari!”

Neşeli olduğu vakitlerde zaman hiç bitmez sanırmış insan. Çocuklar Bu yüzden hiç büyümeyeceklerini düşünürlermiş ve büyümek bundan dolayı acı verirmiş. Lastik değiştirilip zahmetle Kalamaki’ye varılmıştı. İncecik kumlara kendilerini atmışlardı. Çocuklar çocukluğunu her yerde yapabilme lüksüne sahipler. Yine hemen oyuna dalmışlardı. Suyun altında nefes almadan ona kadar saymadan tutunda, deniz topuyla istopa kadar hepsini oynamışlardı. Her zaman olduğu gibi yine tüm oyunları Murat abisi kazanmıştı. En küçük kardeşleri Hulusi ise mızıkçılıkla birinci oluyordu. Çocuklar yüzüp oynamaktan kurt gibi acıkmışlardı. Saçlarına doluşan Deniz kumları rüzgârla ağızlarına kaçıp çatır çutur etse de ekmeğin en güzel haliyle köftelerini bitirmişlerdi. Pancar tonu güneş yanığı olan yüzlerine gözlerine zeytinyağı süren annelerine naz etmenin tam vaktiydi; “Acıtma anneee yaa öpsen geçer aslında”. Ah şu çocuklar ne hoş ruhları var… Gün inmeye yakın Yüzmekten bitap düşen çocuklar anne kucağında uyumanın hayalini kurmaya çoktan başlamışlardı. Dönüş yoluna henüz çıkılmıştı ki, uykular tatlı rüyalar ile kavuşuvermişti. Ansızın bir ses ile çocuklar uykularından sıçramıştı. “Şuraya bakın gelincik tarlası” ! Her biri, kınası yakılmış nazlı yeni gelin eli gibi kıpkırmızı, uçsuz bucaksız gelincik çiçekleri ile çevrelenmişti. İnsan ömrünün hangi mevsimine denk gelir böylesi güzellikte ki gelinciklerin rüzgârla dans edişi?

Küçük kız Gelinciklerden birini tam koparacakken babası yanına geldi. Minicik elleri kaybolmuştu babasının dev gibi ellerinin arasında. “Gelincikler çok incedir pek narindir, koparırsan dalından yapraklarını döker, sen onu koparıp üzme ki, o da yapraklarını dökmesin üzüntüsünden” dedi. Bir şeyi sevmek demek hoyratça sahip olmak değilmiş, bakarak hayran kalmak en güzeliymiş, öğrenmişti. Küçük kızın babası tüm çocukları bir araya topladı. Gelincik bahçesinde gülerek poz verdi hepsi. Resimlerini çekmiş, bugünü onlar için not etmişti. Her biri aynı boyda olan ve ufuklara sığmayan bu kadar çiçek, şu tarlaya nasıl sığabilmişti.

Annesinin gelincikler arasından topladığı papatyalar ile taç yaptığını gördü ve koşarak annesine gitti. Papatyadan tacını başına taktığını gören babası ise küçük kıza seslendi: “Hümeyra! ” Şaşkın, mutlu, huzurlu, pancar kırmızısı yüzlü, başında papatyadan taçlarla gülerken süt dişlerinden düşmüş olanların belli olduğu ve kocaman güldüğü bir resmi, babası ansızın çekivermişti. Babası bir kez daha ona “Hümeyra” diye seslenmişti. Başına taç yapılan papatyaları anımsarken, Aynaya baktığında karşılaştığı manzara karşısında şaşırmış bir türlü anlam veremediği şeyi anlamaya çalışıyordu. Başındaki papatyadan Taç mıydı? Israrla birkaç defa daha saydı. Tam tamına 3 tel kır saçı vardı. “Ama Ben daha çocuğum” dedi içinden. O bahçede fotoğrafını ansızın çekmek için seslenen babası yine aynı şekilde ismini söyleyerek seslenmişti “Hümeyra”. Babasının yanına koşar adımlarla gitti.

Gelincik tarlasında olmayı öylesine çok istese de kanser ameliyatından yeni çıkmış ve neredeyse tamamen tükenmiş babası karşısındaydı. Babasının yüzüne bakarken, kendi ömrünün otuz iki yılını bir film şeridi gibi babasının gözlerinde izledi. Henüz Ortaokula gittiği zamanlardı. Fen bilgisi dersinde okulun yanındaki camiden okunan salanın kendi dedesinin salası olduğunu duyduğu günü anımsadı. O an bayramları da, çocukluğu da güzel kılan şeylerin dedeler nineler olduğunu anladı. Bir daha hiç bir bayram o sabah güldükleri kadar mutlu olmadığını anımsadı. Dedesinden sonra anneannesini uğurladığını, yaz tatilinden evlerine dönerken tüm güzel anıların tek çatısı olan eski Rum evine son kez bakışını, o evi bir daha göremediğini anımsadı. Şimdi ise karşısında gördüğü babasına anlam vermeye çalışıyordu bir an duraksadı, babasının fotoğrafını çektiği anda değildi. Hızlıca kendini toparlamaya çalıştı. Ağır hareketlerle babasını tekerlekli sandalyeye oturttu. Tek başına arabasına taşıdı, yanında ne papatyalardan taç yapan annesi ve ne de tüm yarışları kazanan Murat abisi vardı. Babası, gelincik çiçekleri kadar incelmiş, hastalığın etkisiyle günden güne erimişti. Arabaya zorla oturttuğu babasına eski hatıraları anlattı. Bazen sözleri tükendi sustu. İşte tam o anda babası sordu:

– “Hümeyra, nereye? …”

Arabasını yavaşça durdurdu. Vakit hayli ilerlemiş gece olmuştu, babasına döndü ve çocukken ‘dev gibi’ dediği ellerini tuttu.  “işte şuraya gidiyoruz” diyerek bir yeri gösterdi. “Çok az kaldı yolumuz, üzülme babacığım. Orası yitirdiğimiz çocukluğumuz, zaten şu hayatta bugün var yarın yokuz”.

Bu hikâyede gökten üç elma düştü. Biri bir dağin ardına, biri diğer dağın ardına savruldu. Kalan son elma ise hasret yurduna göçtü…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

5 thoughts on “Gelincik Tarlası”

  1. Her anını yaşayarak ve heyecan la okudum çocukluğuma döndüm kimi zaman tebessüm ettim kimi zaman gözyaşı döktüm keyifle yazıyı okudum kalbinize ve emeğinize sağlık

  2. Bir bahar esintisi tadında hoş ve bir pınar gibi berrak ve dinlendirici bir kalem …

    Kaleminize sağlık…

  3. selis akıcı bir üslubla maziye özlem betinlemesi harika bir hikaye.

  4. Beraber bu şarkiyi söyledigimiz günlere gittim 31 yil filim şeridi gibi akip geçti Tertemiz duyguna ve güçlü Kalemine sağlik (Endaksi Kale)

  5. Kaleminize sağlık. Hikayeleriniz çok güzel daim ola..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.