CİNAYET BULMACALARI

PAMUK PRENSES

Yapay zekâ ile yapılan büyük savaşın hemen ardından Sherlock ve Doktor Watson, evlerine geri dönmeye hazırlanıyorlardı ki yaklaşan büyük bir kasırga sebebine tüm planları alt-üst olmuştu. Gerçi dâhi dedektifimiz için bu durum, kısa süreli bir rahatlama anlamı taşımaktaydı. Zira uçak fobisinden dolayı, çok da özgüvenli hissetmiyordu kendini. Doktor Watson’ın Houston’da ailesine ait bir evi vardı ve mecburen rotalarını buraya çevirmişlerdi. Kasırga da iki gün sonra şehre ulaşmıştı. Yağmurun ardı arkası kesilmeyecek gibi duruyordu. Sherlock Holmes ise yanında getirdiği oyuncak trenini ve diğer hobilerini kurmuş, umursamazca kitapların arasına dalmıştı. Kısa bir süre sonra, Doktor Watson’a bir telefon geldi. Arayan, Austin polis şeflerinden biriydi ve Doktorun önceden baktığı bir olayla ilgili acilen ifade vermesi gerektiğini iletiyordu. Bu küçük pürüzü bir an önce hallederek ülkeden ayrılmak isteyen Bay Watson, derhal arabasının yolunu tuttu. Gece yolculuğu yapmayı seviyor olsa da bu havada üç saatlik yolu, 5-6 saatte gideceğini bildiğinden yüzü buruş buruş olmuştu. Evden dışarıya çıkmak için kapıyı açtığında ise karşılarında alt kat komşuları Bayan Kathleen’i buldular. Yanında da beş yaşındaki torunu Alfred… Hanımefendinin kız kardeşi kalp krizi geçirmiş ve acilen Austin St.David’s hastanesine gitmesi gerekiyordu. Doktor Watson da hemen hemen aynı yere gideceğinden ortada pek bir problem görünmüyordu. Işıl ışıl parlayan siyah gözleri, hafif ala çalan gamzeli yanaklarıyla ayakta, muzipçe etrafa bakan minik yaramaz dışında. Akşam vakti çocuğu kime emanet edeceklerdi ki? Çaresiz, ikisinin de bakışları, aynı yere çevrildi. Tabi ki Sherlock Holmes’e…

Kısa bir ikna ve yarı tehdit turundan sonra, çocuklar ve duygularla arası iyi olmayan dâhi dedektifimiz, bu büyük göreve mecbur edilmişti. Her zaman ne derdi; duygular, kimyasal tepkimelerden başka bir şey değildir ve kimyasal tepkimelere ayıracak zamanımın bulunmaması, aklımın kimyasal tepkimelerinin ortak çıkarımıdır…

Küçük Alfie – ki kendisine böyle hitap edilmesini istiyordu – evin içinde bir o yana bir bu yana koşturuyor, enerjisini Sherlock’a göre gereksizce harcıyorken, yeni çocuk bakıcımız da kitabını okuyormuş gibi yapmasına karşın, göz ucuyla bu gürültü makinasını izliyordu. Yaramaz velet, bir süre hoplayıp zıpladıktan sonra, salonun ortasındaki oyuncak trenin başına kuruluvermişti. Sherlock, kendi oyuncağıyla oynanmasına asla izin vermezdi ama belki susar ümidiyle ilgilenmiyormuş gibi yapmayı tercih etmişti. Alfie, hem trenle oynuyor hem de idolü olan Sherlock’un dikkatini çekmeye çalışıyordu. Çocuklar, özellikle bu çağlarda soru makinaları gibidir. Bu güzel yüzlü velet de farklı değildi tabi ki. Durmadan sorular soruyor, büyükannesinin kendisine anlattığı Sherlock Holmes hikâyelerinin doğruluğunu onaylatmaya çalışıyordu.

Yağmurun durmaya niyeti yoktu. Pencelerden gelen rüzgârın uğultusu, evin içindeki çocuk kahkahalarına karışıyordu. Sorulardan bunalan Sherlock, Alfie ile oyun oynamaya karar vermiş, açıkçası – çok da belli etmese de – bu işten hayli zevk almıştı. Aslını isterseniz, gerçekten gülüyordu. Koca ağzını aça aça, dişlerinin parlaklığını yaya yaya, içten ve büyük gülüşlerdi bunlar. En sonunda küçük yaramazın enerjisinin tükenmeye başladığı çok belliydi. Bu da uyku saatinin geldiğini gösteriyordu. Yatağı hazırdı ama önce, gerçekleştirilmesi gereken başka bir ritüel vardı.

– Büyükannem bana her gece bir masal anlatıyor. Yoksa uyuyamam.

– Ama ben fazla masal bilmem ki. İnternetten açayım bir masal sana, dinleye dinleye uyursun.

– Akıllım, masal ciddi bir iştir. Yolu var, yöntemi var. Hiç bir şey bilmiyorsunuz Bay Sherlock!

Böyle dedikten sonra, doğruca odasına gitti. Pijamalarını giydi, tuvaletini yaptı, lavaboda dişlerini fırçaladı, masada bulunan meyveli sütünden bir miktar fondip yaptı, hazine sepetinden iki süper kahraman oyuncağını aldı ve ön hazırlıklarını tamamlamış olarak masalcı büyüğünün karşısına geri döndü. Daha sonra, teklifsizce Sherlock’un üstüne tırmanmaya başladı. Dizine oturdu, şöyle bir kaç küçük kıpırdanmadan sonra meraklı gözlerini dâhi dedektifin yüzüne ” hadi başlayabilirsin artık ” dermişcesine dikiverdi. Herhalde emr-i vâkilerin en karşı konulamayan cinsi, böyle bir şirinlikle geleniydi. Çaresiz kalan Sherlock, masalını anlatmaya koyuldu…

– Pamuk Prensesin masalını anlatayım sana. Beğeneceğine eminim…

– Hayır ya Bay Sherlock kız mıyım ben? Büyükannem her gece bir Sherlock Holmes masalı anlatır bana. Sizin hikâyelerinizden istiyorum. Ya lütfen, lütfen, lütfen!

– Nasıl garip bir büyükanneymiş o öyle! Neyse, o zaman pamuk prenses cinayetini nasıl çözdüğümüzü anlatayım. Bir varmış, bir yokmuş falan diyor muyum?

– Hayır tabi ki! Ben bebek miyim? Büyük abi oldum artık şaşkın!

– Peki o zaman büyük abi ! Dinle bakalım. Yapay zekâyı yendikten sonra California emniyetinin ricası üzerine, biraz karışık ama çözülmesi kolay bir cinayet vakasını aydınlatmak için emniyet müdürlüğüne gittik.

– Yapay zekâyı mı yendiniz? Vay, çok havalı, nasıl yendiniz?

– Kibrini ona karşı kullanarak. Neyse, emniyet müdürlüğünde güzelce ağırlandıktan sonra, dosyaları önümüze koydular ve çözmemiz için bizi cinayet masası dedektifleriyle yalnız bıraktılar. Cinayet, Pantages tiyatrosunda işlenmişti. Akşam saat on civarı, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler oyununun oyuncularından Bayan Emily Harding, sırtından üç kez bıçaklanarak öldürülmüştü. Katil, arka kapıdan gelerek doğruca kulise yönelmiş ve Pamuk Prenses rolünü oynayan Bayan Harding’in odasına girerek bu eylemini gerçekleştirmişti. Oyunun sahnelenmesine çok az bir süre kaldığından herkes telaş içindeydi ve bu yüzden kimse bir şey görmemişti.

– Kesin, kötü kalpli kraliçe yaptırmıştır, kesin.

– Olabilir… Katil büyük olasılıkla sağlaktı ve cinayet silahı da bulunamamıştı. Odada herhangi bir boğuşma izinin bulunmaması ve odadan herhangi bir şeyin çalınmış olmaması, bu cinayetin planlı olduğunu ve büyük bir kin güden biri tarafından işlendiğini gösteriyordu. Hem tiyatroda hem de çevresinde çok sevilen biri olan Bayan Harding, fazlaca düşmana sahip değildi. Ancak bir süredir, İspanya’daki büyükbabasından kalan yaklaşık elli milyon dolarlık bir miras sebebine, uzak akrabalarıyla mahkemelik olmuştu ve bu yüzden tehdit ediliyordu. Çünkü mirasın tamamı Bayan Harding’e kalmıştı.

– 50 milyon dolar çok para mı Bay Holmes?

– Evet Alfie, gerçekten çok para. Tabi polis, bu uzak akrabalar üzerine şüphelerini yoğunlaştırmıştı. Ancak bu yoğunlaşma, işleri içinden çıkılmaz bir hâle dönüştürmüştü. Çünkü şüpheliler cinayet saatinde, olay yerinden hayli uzaktaydılar.

– Nasıl yani?

– Şöyle… İlk şüphelimiz Anthonio Elenor. Bu şahıs, mirastan hiç pay alamamış ve bu yüzden Bayan Harding’e, daha önce iş yerine gelerek saldırmıştı. Güvenlikler tarafından polise teslim edilen şahıs, mahkum olmuş ve San Quentin hapishanesinde bulunmaktaydı. Ve mahkumiyetinin bitmesine daha bir ay vardı. Hapishaneye giden polis, mahkumun durumunu incelemiş ve ne ilginçtir ki Bay Anthonio’nun hücresinde, ranzasının altında bir tünel bulmuşlardı. Ancak sorun şu ki tünel henüz bitirilememişti ve mahkumun buradan çıkarak cinayeti işlediğine dair herhangi bir delil bulunamamıştı.

– Bence katil bu. Benim Anthonio isminde bir arkadaşım var, o da kötü bir çocuk.

– İlginç bir argüman. Ancak, diğer şüphelileri de bir görmek lazım. İkinci şüphelimiz, Jason de la Cruz… Mirastan pay isteyen ve bu yüzden dava açan, seksen iki yaşında olan bu şahıs, Bayan Harding’in uzak akrabalarından biri. Ancak, Bay Jason, cinayetten üç hafta önce vefat etmiş. Kalp krizinden öldüğü bildirilen merhumdan şüphelenen polislerce, kabri açılmış ve tabutunun boş olduğu görülmüş. Hayatının son döneminde budist olan şahsın, bedeninin yakılarak, küllerinin denize döküldüğü, ailesi tarafından ifade edilmiş. Ve bu törene yüzden fazla insan şahit olmuş.

– E hayaleti yapmıştır. Anaokulumda Ted diye bir çocuk var, onun da dedesi ölmüş, hayalet olmuş yaa!

– Hayalet diye bir şey yoktur Alfie. Senin Ted, Pinokyo gibi burnu uzaması gereken yalancılardan biriymiş. Gelelim üçüncü şüphelimize. Bay Timothy Anderson. Bu şahıs da mirastan pay isteyen uzak akrabalardan biri. Bayan Harding’in iş yerine defalarca gelmiş. Defalarca müzakereler yapmışlar. Sonunda Bayan Harding, kendisine İspanya’da bir daire bağışlamayı kabul etmiş. Ama buna rağmen Bay Timothy, henüz miras davasındaki şikayetini geri çekmemiş. Ancak, cinayet günü Bay Timothy, Japonya’da bulunmaktaymış. Akupunktur uzmanı olan şahıs, olayın olduğu saatlerde, Japonya’da canlı yayınlanan bir televizyon programına katılmış. Daha sonra da bir davete onur konuğu olarak iştirak etmiş. Ertesi gün, yani cinayetten bir gün sonra, gece bir uçağıyla, buraya geri dönmüş. Kısacası, canlı yayın kasetleri, yüzlerce görgü şahidinin beyanları ve uçak biletiyle, diğer yan deliller Bay Timothy’nin ifadesini doğrulamaktaydı.

– Japonya’da ejderhalar var mı Bay Holmes?

– Ejderha diye bir şey elbette yok Alfie ve açıkçası bu soruların da olayı çözmemize bir katkı sağlamıyor. Şimdi kapat gözlerini ve masalanı öyle dinle…
Üçüncü şüphelimiz ise Bayan Maria Sanchez. O da mirastan pay isteyen biri. Hatta maktulle saç saça, baş başa kavga ettikleri de tiyatrodaki çalışanlar tarafından ifade edilmiş. Mahkemedeki şikayet dilekçesinde Bayan Harding, şüphelinin kendisine büyü yaptığını, tehdit ettiğini, küfürlü mesajlar ve evine tavuk ayağı gibi büyü malzemeleri gönderdiğini belirtmiş, Bayan Maria ise bu suçlamaları reddetmemiş. Ancak cinayetten bir hafta önce, yaptığı büyüler ters tepmiş olacak ki Bayan Maria büyük bir trafik kazası geçirmiş. Ağır yaralanan şüphelimiz hâlen Centinela hastanesinde komada bulunmakta. Ve kazadan bu yana komadan çıktığına dair bir emare gözlenmemiş. Şüphelinin odasına giden polisler, ilginçtir ki Bayan Maria’nın yatağının kenarında, tabanları tozlu bir çift terlik bulmuşlar. Ancak, hayati değerleri, hâlen komada olduğunu göstermekteymiş.

– Cadı kraliçe…

– Şşş! Açma gözlerini! Son şüphelimiz Ernesto Naranjo da miras sebebine maktule husumet besleyen biriydi. Bayan Harding’i mahkemeye vermiş, bir kez de işyerinde ziyaret etmiş ancak uzlaşamamışlar. İllüzyonistlik yapan Bay Ernesto, olaydan bir hafta önce bir gösteriye başlamıştı. Büyük bir ağaca asılmış bir fanusun içinde, aşağıya hiç inmeden ve yemek yemeden bir ay geçirecekti. Ağacın altında, onu 24 saat izleyen kameralar ve meraklı bir izleyici kitlesine sahipti. Cinayetin işlendiği gün, elli kadar tanık ve 5 kamera, onun cam fanustan hiç inmediğine şahitlik ediyordu. Polisler, ağaçta yaptıkları incelemede, dışarıdan fark edilmesi imkânsız bir kovuk ve şüphelinin yüzüne benzetilmiş bir kukla bulmuşlardı. Ancak, şüphelinin ağaçtan indiğini gösteren hiç bir delile ulaşamamışlardı.

Tâbi benim delilleri inceleyip katili bulmam çok zor olmadı. Olayı nasıl çözdüğümü merak ettin mi?

Küçük Alfie, hiç cevap vermemişti. Başını Sherlock’un göğsüne dayamış ve rüyalar aleminin ak kumsallarında oynamaya koyulmuştu. Sherlock, içinde farklı bir sıcaklık hissediyordu. Bizim şefkat dediğimiz bu duyguya bu kadar yakın olmaya alışkın değildi. Çocuğu uyandırmaktan korktuğu için bir süre hiç hareket etmeden durdu. Dünyanın en masum çiçeği, dünyanın en zeki dedektifinin yüzüne, dünyanın en güzel tebessümünü bırakmayı başarmıştı. Doktor Watson, bu olayı öğrendiğinde, kaba ama basit bir çıkarım yapmıştı. Demek Sherlock da insanmış…

Peki ama katil kimdi?

Bir önceki bulmacamızın cevabı, biraz daha dikkat ve çıkarım istiyordu açıkçası. Korel’in anlayamadığı ve asla anlayamayacağı şey şuydu; insan yaradılıştan, öldürmek üzere değil, öldürmemek üzere programlanmıştır. Gerekli tüm şartları oluştursanız dahi, bir cana kıymak doğal değil, en uç sonuçtur. Bay Alan Mitchell’ın cesedi balkon hizasından baya ötede bulunmuştu. Bay Alan, eğer bayıltılıp ya da öldürülüp balkondan atılsaydı, külçe gibi balkonun hizasına düşerdi. Birisi ya da birileri tarafından atılmış olsaydı, bir boğuşma izinin vücudunda ya da odasında olması gerekirdi. Çünkü şahıs sıradan biri değil, bir güvenlik şefiydi ve hangi durumda olursa olsun kendisini koruyacabileceği muhakkaktı. Belli ki Bay Alan bunalıma girmiş, yaşadıklarını kaldıramamış ve dosyaları dizip, arkasında intihar mesajını bırakarak kendi canına kıymıştı. Kısacası katilimiz, Bay Alan Mitchell’ın ta kendisiydi…

CİNAYET BULMACALARI

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

7 thoughts on “CİNAYET BULMACALARI”

  1. 5-6 metre uzakta olmasını ve mutluluk hormonunun önünde durması , gördüğü baskıya dayanamayıp depresyona girdiğini tahmin etmek zor olmamalıydı.Nedense yazarken atlamışım ama.5-6 metre uzaklık hakkında bir şey yazdım sanıyordum.(bir önceki sayı için)

  2. Katil Bay Timothy Anderson’dur. Çin ve ABD arasında 14 saat zaman farkı vardır. Yani tarih değiştirme çizgisini geçtiği için Çin’den ABD’deye döndüğünde ertesi gün olmuş olur. Çin’de saat daha ileride olduğu için Çin’de canlı yayınlanan bir televizyon programına katılması kanıt sayılamaz.

  3. Katil cadı kraliçe tabiki. Çocuk bilmiş olmalı ki daha şirin durmalı. Yada yazar öyle kurmuştur diye düşünüyorum. Gerçi uzun zamandır takip ediyorum cinayet bulmacalarinı ama hala çözemedim yazarın düşünme şeklini. Cevapları okuyunca aaa ben nasıl bulamadım diyorum. Sonra da kendi kendime, kızım cevap söylendikten sonra her soru kolaydır diyorum. Arkadaşlarla da çözmeye çalışıyoruz ama bir faydası olmuyor. Yazarın dâhi olduğunu artık anladım da kendimin bu kadar yetersiz olduğumu anlamam çok küçük düşürücü. Ama bu sefer eminim. Katil cadı kraliçe. Bence komada da değil. Komadaki hasta terliği ne yapsın? Hem, terliğin altı kirliymiş. Kadın komadaysa terliği kim giymiş? Allahım, bu sefer bilmiş olayım. Nolur, nolur nolur

  4. Bence bay ernesto yaptı .ilizyonist olarak görünmeden kaybolamak işi onun.jason de la Cruz çok yaşlı bunu yapmış olamaz.Elenor ise hapishaneden kaçmamış demekki oda değil . Bayan Mariana sanchez ise komadan çıkmış olsa bile bir kazadan sonra kendini bu kadar toplayıp plan yapıp birini öldüremez .

    1. Ayrıca zaten 1 ay boyunca aç ve susuz kalması imkansız demekki kesin kaçtı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.