Agorafobik

Birkaç günlüğüne uğradım şehre. Yalnızca ciğerlerimi birkaç eski anıyla doldurmak için… Otobüsten hafif bir adımla indim. İçimde hiçbir beklenti biriktirmemiştim. Metroya bindim, omuzları düşük yorgun gölgemin karanlık yüzlü yüksek binaları kovalayışını izledim. Kafamda renkli hayaller kura kura dolaştığım, tanıdık ve bir o kadar da uzun bir sokakta buluverdim kendimi. Bedenimi eski bir dostun sıcak kollarına bıraktım. Gözlerine baktım. Sustuk. Her an her şeyin değişmekte olduğu bu kentte aynı kalmış bir çift sokak lambası gibi parlak, betonun tüm soğukluğuna inat sımsıcak bakan gözlerine baktım. Aynı kalmış şeyler beklenmedik umutlar verebiliyordu insana.

Beni mütevazı dairesine götürdü. Sabırsızlığı yüz hatlarını kaplamıştı. Uzun sohbetler ettik. Akşam çabuk oldu bu sebepten. Midemizin kuru gürültüsünü birkaç lokma ile susturduk. Sonra küçük daire büyüdü de büyüdü. İçimizdeki yalnızlıktan olsa gerek… Ani bir kararla evden çıkıp kalabalıklara karıştık kol kola. İnsanların aceleci tavrı, arabaların vızıltısı midemde kasılmalar yaratıyor, soğuk soğuk terliyordum. Dostum halimi fark etmiş olmalı ki meydanın orta yerindeki kafenin en tenha köşesine sürükledi beni. Anlattık. Susma sırasını hiç şaşırmadan… Başımı salladım arada bir. Bazen de hareketsiz kaldım. Ama asla düşüncesiz değil. Aynı acıyı paylaşınca hep böyle olurdum. Sanki her gece ruhumdan yükselen boğuk sesleri çözümleyecek bir sözlük bulmuşum gibi…

Ortaya dökülen kırgınlığımız sersemletti bedenlerimizi. İzin isteyip yüzünü yıkamaya gitti. Sandalyemin sırtını masaya çevirdim. Kahve aromalı, sisli muhabbet bulutunun ardındaki insanları seyre koyuldum. Bulunduğum köşe sayesinde fark edilmekten uzaktım. Bazısı gülüyor bazısı hararetli hararetli haklı olduğundan bahsediyordu. Çoğunun fiilleri birinci tekil kişiyle çekimliydi. İster istemez ümitsizliğe kapılır içim böyle zamanlarda. Uzun sürmeden biri bağırdı: Senin acı çekmen kimsenin umrunda değil! İrkildim. Sağımı solumu kontrol ettim. Derin bir nefes alıp kapadım. Ah! Yine şu içimdeki deli kadın!.. Neyse ki benden başkası duyamaz seni. Sessizce sandalyemi çevirdim. Kadın susmak bilmiyor, göğüs kafesimin içinde haykırmaya devam ediyordu. Nihayet dostum döndü. “Geç oldu.” dedi. Yüzünde ince ıslak bir tabaka vardı. Gözleri önceki halinden daha da kırmızıydı.

Gecenin son otobüsünde bir nefeslik bile yer kalmayınca birkaç durak erken indik. Sessiz bir yaz gecesiydi. Biz de gece kadar sessizleşip, karardık birden. İçimdeki kadın bile susmuş kaburgamın birine kıvrılmış uyuyordu. Geceden tek farkımız üzerimize yapışmış bir miktar terdi. Yol bitti. Komşulardan çekinerek usulca girdik içeri. Konuşmaya mecalimiz yoktu, anladım. Tek bir baş hareketi ile iyi geceler diledi dostum. Ben de hafifçe gözlerimi kıstım ona. Yoğun bir anlayış kelimelere pek ihtiyaç duymuyordu. Salonun iki ayrı köşesinde oldukça sade döşenmiş odalarımıza çekildik. Başımı güzel kokulu yastığa gömdüm. Göz kapaklarım ağır ağır birleşti. Çok geçmeden bilinçaltımın koca eli ensemden tuttuğu gibi günlük kabuslarımdan birine fırlatıverdi beni. Fakat bu sefer mekan yeniydi. Akşamki kafe… Bu sefer köşede değilim. Kalabalığın tam ortasında duruyorum. Dehşet içindeyim. Köşedeki masada arkası dönük bir kadın oturuyor. Saçları bembeyaz ve omuzları yere değmek üzere. İçimde korkunç bir tanıdıklık hissi birikmeye başlıyor. Kadının üzerinde benim elbisem var. Merakla koşup omzuna dokunuyorum. Ve her şey bulanık bir girdapta kayboluyor.

Gözlerim karanlığa alışınca dostumun endişeli yüzü kapıda belirdi. “Gitmem gerek.” dedim. Kaçtığımı bile bile gitmem gerektiğini öne sürerdim eskiden de. Anladı. Ses etmedi. Yatağın kenarına oturdu. Elimi tuttu. Bir akşamlık samimiyetin aramızda filizlendirdiği dilde bir kabulleniş ifadesiydi bu. Başım eğik, kendi kabuslarından kaçarak korkaklıkta zirveye oynamış bir halde döndüm eve. Odalar havasızdı. Pencereleri açtım. Tekli koltuğa yığıldım. Çiçek ve taze çim kokulu bir rüzgar ciğerlerimde büyüleyici bir haz reaksiyonu başlatıverdi. Bahar gelmişti. Biliyordum. Bahar öyle güzeldi ki sebepsizce bir mutluluk can buluyordu ruhumda. Sanki tüm tabiat el ele vermiş yalnızlığımın açtığı yaraları sarıyordu. Kalktım. Çürük kokulu içimi taptaze bir umutla tıka basa doldurdum. Çay koydum. Beyaz plastik masamı balkona çıkardım. Şiirler okudum kendi kendime, şarkılar dinledim. Biraz da yazdım. Acılar kalabalıklarla paylaştıkça azalmıyormuş anladım. Konu mutluluğa geldiğinde bu sefer onlar konuştukça konuşuyor, insanın kemiklerini kıracak bir külçe beliriyormuş sol göğsünde. Acılar ruhunla konuşarak, umut dolu hikayelerde teselli arayarak azalıyormuş. Artık rüyalarım da korkutmuyor beni. O yaşlı kadını ara sıra görüyorum. Fakat artık yüzü bana dönük. Eskisi kadar keder birikmemiş omuzlarında. Dimdik ve kayıtsızca oturuyor kalabalığın kenarında. Biliyorum hâlâ yalnız, hâlâ birikmiş acıları var ceplerinde. Fakat asla umutsuz değil. Çünkü elinde kitapları var ve dilinde eskimeyen şarkılar.

*Agorafobi, alan korkusu anlamına gelir. Agorafobik kişiler kalabalık ve kamuya açık alanlarda bulunmaktan korkar, bu yerlere gitmekten kaçınır ya da oralarda bulunduğu sürece büyük korkular yaşar.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.