İçim, En İçim Benim…

Ellerimden bir gök silindi. Kolay olmadı. Olması da beklenemezdi. Yürürken yalın ayak bastığım yerlerden şimdi sırtımı dönmeden geçemedim. Üşümelerimin bile ellerinde buzdan parmaklar. Biz çoktandır yarım yamalak baharlardan kaçar olduk, terli görünen alınlarla. Parmak uçlarıma basa basa giriyorum kalbimin koridorlarından. Beni de içine almazsa şaşmamalı buzdan şatolara. Kapıları da sıkı sıkı kapatmış. Nedir bu koruma? Yahut ürkekçe kendini saklama. Ellerinden düşürdü ardımdan gelen umut; vazoyu. Bir dağınık ses yığını çarptı solgun duvarlara. Gördüm! O an gördüm gözlerimden yaş aktı. Ben kalbimden gördüm. Kapıdan bakarken pencerenin dışını gördüm. Kim bilir bu umut hangi vazoyu kırmıştı da pencerelerde fırtınalar kopmuştu. Bedenden gelen bir mendille silindi göz yaşı. Fırtınalar dindirildi.

İlerlemeye başladım. Sessizdim, zaten kalbimde gördüğüm manzara beni sukûta zorluyordu. İçi bu denli boşaltılmış bir evden, sesleri de silmesen için rahat etmezdi. Sen de gelsen aynını yapardın. Ama seni içeri bile almazdı. Adımlarımın sesini saklaya saklaya ilerledim.

Bir odadan içeri girdim burası aileydi. Küçük çocuklar koşturuyorlardı her yanda. Bir baba, baba olma mahiyetiyle omuzlarında gezdiriyordu bir kızı. Bir kardeş diğerinin ellerine yapışmış oyuna çekiştiriyordu. Kollarını sarmış bir ufaklık ablasının bacaklarına durmadan ağlıyordu. Bir anne içeri giriyor. Yemekleri zorla peşleri sıra gezine gezine yedirmeye çalışıyordu. Oda mı nasıldı? İyi ki sordun. Neredeyse atlıyordum. Buz gibi soğuk ve yine sessizdi. Bunca olay yaşanırken nasıl bir sessizlik laneti sarmıştı odayı. Bunu sana söylemesem üzülürdüm. Kapıdan çıkarken bir mendili çıkarıp cebimden, buraya bıraktım. Kalsındı. Belki köşede saklanan gözümden bir türlü kaçmayan o küçük kızın yaşları için işe yarardı.

Hızla bu odadan çıktım. Karşıdaki bir başka odaya girdim. Bu oda kokuyordu buram buram. Nasıl desem? Gönlü parçalayan boyutta hasret kokuyordu. Bu oda daha çok dikkatimi çekmişti. Etrafıma dikkatli dikkatli bakınıyordum. Birden ayaklarıma bir şey dolaştı. Neredeyse düşecektim. Düşmedim elimden tuttu sevgi. “ŞŞŞŞ!” dedi. Kapı aralığından bakıp da gitmek olmaz. Görmüyor musun? Boş bütün koltuklar. Sessizce gir ve otur. Fakat bu odanın tek bir şartı var çıkmak yasak. İlle de çıkacaksan, dikenlere sürtüne sürtüne, yerlere kanları döke döke çıkarsın. Belli değil mi yerlerdeki izlerden. Girip de çıkanlar kararttılar yerlerdeki tahtaları. Sen de ister misin bir kan daha dökülsün? Gir ve kal öylece. Söz karşılık alınmayacak hiçbir oturandan. Bu çağrıya karşı koyamadım. Bilirsin beni. Ben kal diyene hiç kalmam demedim. Oturuverdim koltuğun birine. Seyrettiğim kendimdim ama kendime bir hayli yabancı gibi izledim.

Duvarlarda birçok isim ve her bir ismin altında koyu bir leke. Karartmıştı bütün benliğimi içerideki kasvetli koku. Sevgiye döndüm kalamam ben burada dedim. Duymamazlıktan geldi. Sırtını dönüp kaçtı benden odanın en ücrasına. Yaşadığı sıkıntılardan bunalmışçasına baktı yüzüme. Sen de onlar gibisin demek istedi demedi. Biliyordum çünkü o bendim de. Yaşadığı savaşlar onu yıldırmıştı.  O zaman anladım kalpte sevgilerin daimi oluşu sıkıntılara katlanmakmış. Meğer ben hiçbir sıkıntıya katlanmamışım. Ondandı işte yerdeki giden gelen seremonisi. Ben kendime saklamamıştım kimseyi. Kimsede bana kalmamıştı işte.

Gitmem gereken başka odaların da olduğunu düşünerek sevgiyle hiç göz göze gelmeden dikenler bata bata çıktım sevginin içinden. Hayret! Benim ayaklarım kanamamıştı. Anlaşılan yaralarım kabuk bağlamış bu batmalara alışmıştı…

İlerledikçe içimdeki odalardan, kendimden uzaklaşır olmuştum. Kendime olan saygım ve umudum yitip gidiyordu. Ardından bir pencere gördüm. Bu sanırım içimdeki bitmek bilmeyen hayallerdi. Bakmaya korkuyordum. Çünkü hayallerimle gerçeklerimin örtüşmediği apaçık ortadaydı. Yitip gitmeye başlayan bir umutla hayallere bakmak, kabustan uyanmaktan farksızdı. Umudumun kırdığı vazo hayal kırıklığıydı. Yine de baktım. Bütün meraklılığım içinde kendimi durduramadım ve baktım vazonun kırılmayan kısmından içeri… Orada, buranın aksine mutlu bir dolu yüz vardı. Tebessümden çiçek açan yüzler, hayal ettiği o cafcaflı tahtlara oturmuş düşünceler, bir kağıt bir kalem ve kitapları önünde bir yazar vardı. Yazara baktım. Kafasını sakince kaldırıp kalemi elinde, düşüncelere dalmış bir ifadeyle o da bana baktı. Sonra ardından yeni bir şey aklına gelmiş gibi kağıdın üzerine eğildi. Bir şeyler yazdı ve yırtıp bana uzattı. Almak istedim ama utandım. Hayallerimle samimi olmamalıydım. Samimiyet sonrası hüzün ağır gelirdi bana. Olmazsa yıkılırdım. Yazar bir bakış la kağıtla benim aramda git gel yaptı. Al hadi dedi. Korkma! Korkaklar yerinden başka, hiçbir yerde özgün ve güçlü hareket edemezler. Al hadi dedi. Israrlarını havada bırakmamak için isteksizce aldım kağıdı elinden. Gözlerim kağıda dokunduğunda bir hayli bakakaldım. “Hayalin olan yarınlar, sen umut ettikçe, hayal kurdukça varlar.!” İçimdeki yazar beni anlamıştı. Hem de tam yarama eğilip öpüvermişti. Hayallerimi sevdim. Hayallerim de diğer içimdeki her şey gibi benimdi. Bu defa onlara sahip çıkmaya karar verdim. İçimde yanlışlar, umutsuzluklar, hüzünler olduğu kadar güzellikler de vardı. Hayallerim bana, beni sevdirmişti.

Sen dışardan baktığın benle tanımışken ve beni sevmişken ben içimden, en yakından gördüğüm kendimle barışamamıştım. Ne garip insan kendine ne denli yabancı ve ne denli uzaktı. İçimden baktığımda gördüğümle aynada seyrettiğim yüz nasıl da farklıydı. Sen demesen “Hiç düşündün mü kendini, kendi en içinden?”, ben de yabancı olacaktım dışardan bakan senden bile daha çok kendimden.

Sona yaklaştığımı gördüm. İşte benim çıkışlarım oradaydı. Gezecek bir sürü duygum bir sürü iç odalarım olmasına rağmen gitmek istedim. İçim benim olduktan sonra bu ziyaretlerin alelade olmamasını, daha sık ve bol vakitlerde gelmeyi istedim. Birden içim derin bir nefes aldı. Tanınan bilirdi ki tanınmayla, ve bilinmiş olmakla daha rahat geçerdi birliktelik. İçim huzurla doldu bir an. Ellerim terledi heyecanla. Hissettim o an kalbim, kalbim benimle gurur duyuyordu. Sağ elimi kalbimin üzerine saygıyla yerleştirdim. Ben en güzel halimle bendim. Kırılmalarımla, umutlarımla. Ve vardım işte var olmak en güzeliydi. Kalbimin üzerine elimi bastırdım sevgiyle ne de güzel atıyordu. İşte yaşamak, yaşadığını hissetmekti! Yaşıyordum, yaşıyorum ve benliğimin farkında oldukça yaşayacaktım…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.