Cama Vuran Taş

Zamanın çıldırtıcılığı ile bir gün daha bitmişti. Dışardaki soğuğa inat, sıcacık aile sofrası kurulmuş, yeniden birlikte yemek yiyorlardı. Evin dört yaşındaki kızı ise yerinde durmuyordu. Şefkatli nazarlarını esirgemeyen babaannesi ve dedesine tebessümler ettiriyordu. Akşam yemeği için oturdukları yer sofrasında yok yoktu; huzur, hoş sohbet, bereket. Daha ne olsundu…

Yemekler yenilmiş, hoş sohbet edilmiş, vakit hayli ilerlemişti. Küçük kız uyumak için, babasıyla  odasının yolunu tutmuştu. Bilirsiniz küçük kızların odaları tam bir masal dünyasıdır. Pespembe oda duvarları, kelebek ve çiçek çıkartmaları, boya kalemleri, defterler… Ahmet Bey ise her akşam kızını uyutmak için girdiği bu odaya bakıp, yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Her gece okudukları hikaye kitabında kaldıkları yeri açtı, birkaç satır okudu. Küçük kız çoktan uyumuştu…

Gece de çoktan bitmişti. Kızını uyutmak için oturduğu yataktan ağırca doğruldu ve kendi odasına geçti. Eşinin en sevdiği yatak örtüsü serilmiş, her yer sakız gibi tertemiz edilmişti. Odayı bir süre seyretti ve “O”nu beklemeye koyuldu. Zira saat “O”nun gelme vaktine yaklaşıyordu ve Ahmet Bey “O”na teslim olmuştu. “O”nun her gelişinde hissettiği tarifi imkansız duyguları yeniden yaşıyordu. Dört yıldır devam eden gece buluşmaları bitmek şöyle dursun, neredeyse yaşama sebebi  haline gelmişti. Her gece olduğu gibi o gece de cama bir taş atılacak ve aşık ile maşuk, tüm dünyalıklara inat, bir kez daha kavuşacaklardı.

Ahmet Bey, cama vuran taşın sesiyle irkilerek başını kaldırdı ve okumaya daldığı kitabı hızla bırakıp, acele ile cama doğruldu. Eşinin çeyizinden olan, uçları lale motifi etamin işi perdeleri bir çırpıda açtı. İçinde ise bastıramadığı korku, endişe, heyecan ve aşk… Yeniden tüm bedenini bu duygular sarmış, “an” içinde tüm duyguları yaşar hale gelmişti. Ellerinin titrediğini hissetti. Göz göze bakışarak, hiç konuşmadan hasbihal ettiler. “O”nu ilk gördüğü, sesini ilk duyduğu günü tekrar tekrar yaşıyordu. Karanlık içindeki kâinat, iki aşığın sevdasını karalara bağlamış, gün yüzü göstermiyordu. Ayrılık vakti geldiğinde “O” seslenmişti. Kalp ritmini değiştiren o naif ses kulaklarında bir kez daha yankılanıyordu; “Yaz bana” dedi. “Ben… Kaderim bilip okurum!” Başka hiçbir şey demeden karanlıkta gözden kayboldu. Ahmet Bey “O”nun gidişiyle, eşinin kendi elleriyle işlediği lale motifli etamin perdeyi sessizce örttü. Hem hüzün, hem hasret, hem de kavuşamayacak olmanın üzüntüsü ile mecburen yatağına gitti. Neredeyse dört yıldır devam eden gece buluşmalarının fark edilmemesi temennisinde bulundu.

Gün yeniden sabah olmuştu. Her gün aynısı yaşanan rutin hayatına geri dönmüştü. Her şey böyle sıradan bir hal alırken, yaşama sebebim dediği mektuplarına bir yenisini eklemişti. Kimseciklere, hatta kendine bile söylemekten çekindiği mektubunu postaya vermek için acele ediyordu. Vakit öğle paydosuna gelmek üzereydi ve hızlı hızlı yürüyerek, mektubu yetiştirmeye çalışıyordu. Can havliyle kendini postaneye attı. Bir çırpıda adresi üzerine yazıverdi;

“1243 sokak No=15 / İzmir”  Zarfın uçlarını diliyle ısladı, eliyle sıkı sıkı kapadı. Zarfı birinin açıp okuma ihtimali bile içini ürpertmeye yetiyordu.

– “Merhaba, şu mektubu gönderecektim” diyerek zarfı uzattı.

– “İki lira altmış yedi kuruş. Gönderen adını yazmamışsınız!” dedi kadın.

– “Buyrun ücreti.” aceleyle alıcı ismine “Ahmet HASRET” yazıp zarfı geri uzattı. Görevli bayanın gözü ise öğle paydosuna çıkmak için saatteydi, işini bitirmek için acele ediyordu.

– “Aslında teknoloji çağında mail, mesaj daha hızlı ulaşıyor” dedi çalışan kadın. Kendince yardım etme amacıyla söylemiş olsa da, Ahmet Bey için gevezelikten başka bir şey değildi bu sözler. “O”na bir mektupla da olsa kavuşabilmenin ümidini hissederek postaneden uzaklaştı.

Ahmet Bey, Hasret Hanım ile üniversite çağından beri tanışıyordu. Ve “O”na; ismiyle müsemma, bitmek bilmeyen bir hasret çekiyordu. Hasret Hanıma yazıp yazıp yolladığı kim bilir kaçıncı mektuptu bu. Her mektupta içini döküyor, topluyor ve hayata onsuz olarak yeniden dönmeye çalışıyordu.

“Hasret”i dinmeyen bekleyiş ile bir gün daha bitmiş, eve dönüş yolu tutulmuştu. Ahmet Beyin içinde her akşam eve giderken yaşadığı o sıkıntı yine peydahlanmıştı. Sebebini çok iyi bildiği o kasvet, yakasını bir an olsun bırakmıyordu. Hem nasıl bırakacaktı ki? Üniversite çağında başlayan mektuplaşma alışkanlığı, Ahmet Bey evlendiğinde devam etmişti. Son dört yılda ise Ahmet Beyin küçük kızı Zeynep’in doğumuyla daha da hızlanmıştı. Artık mektubun da ötesine gidilmiş, her gece gizlice buluşulur hale gelmişti. Ahmet Bey yine cama vuran bir taşın sesiyle irkilecek, sessizce perdeyi açacak, “O”nunla göz göze gelecek ve hiç konuşmadan bir gece daha sona erecekti.

Ahmet Bey gözlerini “O”ndan kaçırabilmek için dünyanın öbür ucuna bile gidebilirdi. Zira insan en çok, baktığında gözlerinin derinliğinde kaybolacağı insandan nazarını esirgerdi. Gözlerden böylesi esirgediği kaçamak görüşmeleri, evdekilere sezdirmeden daha ne kadar sürdürebilirdi?  Bir de şu, deli eden taşkın sevdanın eseri olan, gönderdiği mektuplara ne demeli? Bir duyulursa… yer yerinden oynar;  “Delirmiş bu adam” diyecekleri, su götürmez bir gerçekti. “Ne yapacağım Allah’ım” dedi. “Ne yapacağım… Ezildiğim sevdanın altından nasıl kalkacağım? Evim, çocuğum, ailem… halime acı Allah’ım. Zira ben bu aşkın mecnunluğu ile amansız sevda ateşinin acısını yaşıyorum. Dünya gözüyle olmayacak bir rüyayı, gerçek olsun diye bekliyorum…”

Ahmet Bey iş çıkışında yol boyunca yürüdü. Kaldırıma oturmuş, etrafına çakmak çakmak bakan çingene kızından bir buket nergis aldı. “Hasret’im en çok nergis çiçeğini sever bilirim ” dedi. Hasret hanımla bir kış günü, okuldan çıkıp uzun uzun yürümüşlerdi, yine böylesi bir İzmir serininde. Elleri birbirine istemsizce değerken, mahçup ve utangaç bir eda ile pat diye deyivermişti Ahmet Beye, “Nergis çiçeklerini çok severim” diye. Soğuk yüzünü bıçak gibi keserken, yine gözyaşlarını silmişti Ahmet Bey. Hayli yürüdükten sonra eve varmış, kapı açılır açılmaz ailenin ve evin sıcağı tüm benlğini sarmıştı. Eve adımını atarken yine aklında “O” vardı. “Bu dünyada asla ama asla olmayacağını biliyorum” dedi. “Öte alem ise, Allahu alem” diyerek derin bir iç geçirdi.

Ahmet Beyin eve gelişi ile sofralar kurulmuş en sevdiği yemekler masada hazır edilmişti. Nergis çiçeğini çok sevdiğini bildiği için yakınına getirmişti kızı Zeynep’i de. Tam nergislere dalıp gitmişti ki küçük kızın gülüşmeleriyle kendine geldi. “Anne yaa bi tane köfte daha… söz pilavımı da yicem” diye ısrar ediyordu. Ahmet Bey, masadan müsaade isteyerek ayrıldı. Gözyaşlarını içine akıtarak odasına girdi, çalışma masasında duran kitaplardan rastgele birini aldı. Okumak için ısrar etse de bir türlü başaramadı. Ansızın cama vuran taş ile yerinden sıçrayıverdi. “Daha çok erken” diye içinden geçirirken, çoktan camı açmıştı.

– Ne olursun gelme artık Hasret Hanım, ne olur gelme!

– O… Nasıl Ahmet? Zeynep… Kime benziyor?

– Sus! Ne olur sus. Gelme artık…

– O…  ” Sana çok benzetiyorum onu, seni hiç tanımadığı, görmediği ve bilmediği halde… Biliyor musun gülerken gözleri seninki gibi ışıldıyor” diyebildi, içten bir tebessümle. “Artık gelme! Ben mutlu olmak istiyorum, lütfen! Yalvarırım artık gelme… ” dedi Ahmet Bey. Bir insanın olabileceği en aciz hal ile yalvarıyordu Hasret’ine

-“Söylesene Ahmet, varlığım mı yoksa yokluğum mu mutlu ediyor seni?” dedi Hasret ise.

Üzerine tek söz eklemeden , “O”nun gitmesini beklemeden pencereyi kapattı Ahmet Bey. Perdeyi sıkıca örttü. İnsan; sağır dahi olsa, sevdiğinin sesini ruhunda hissedebilirmiş. Ahmet Bey pencereyi kapatmış da olsa, “O”nun sesini hâlâ işitiyordu.

-“Yaz bana” dedi. “Ben; her yazdığını, kaderim bilir, okurum” …

Beklenmedik bir şekilde, Ahmet Beyin oda kapısı hızla çarpılarak açıldı. Zeynep koşup, ağlayarak babası Ahmet Beye sarıldı. Bir yandan babasının tesellisini istiyor, bir yandan bağıra bağıra içeriye de laf yetiştirmeye çalışıyordu; “Hayır anne, ben bu gece babamla uyuyacağım.” Ahmet Bey, küçük kızını usulca kucağına alıp, sakinleşmesi için saçlarını okşadı. Kızının sakinleşmesini ümit ederken aklı hala “HASRET”inde idi. Küçük Zeynep ise daha içli ağlamaya başlamış ve bir yandan da babasını soru yağmuruna tutuyordu;

“Baba” dedi göz pınarları taşarken. “Babacığım… Söylesene annem! Ölümden ne zaman  gelecek? Kreşteki tüm arkadaşalarımın saçlarını anneleri tarıyormuş. İstedikleri tüm pastaları anneleri yapıyormuş hep öyle söylüyolar. Ama ben hep babaanneme anne diyorum ama annem o değil biliyorum. Söylesena baba, annem… Ne zaman gelecek ölümden.”

Ahmet Bey, bir enkazın altında kalıp, sıkışmış gibiydi. Sustu, yutkundu, gözleri doldu. Ne, ne diyeceğini biliyor, ne de ne yapması gerektiğini kestirebiliyordu. İnsanoğlu, cevabını duyduğunda üzüleceği ne çok soru sorarmış. Kucağına yatırdığı küçük kızının başını okşayıp gözündeki yaşları silerken, anlatmak için kendini zorladı;

“Biliyor musun Zeynep, ben anneni gördüğüm ilk günden beri hep ona mektup yazıyorum.” dedi.  “Her mektubu isimsiz postalıyorum. Senin için, anneni anlattığım mektuplar biriktiriyorum. HASRET’İM… Her gözümü kapadığımda rüyama geliyor. Ben onun gelişini cama vuran bir taş sesiyle anlıyorum. İlk gördüğüm o haliyle geliyor her gece. Hiç konuşmadan, uzun uzun bakıp bir nebze olsun hasret gideriyorum “HASRET”imle. Annen…  Annen gideli tam dört yıl oldu Zeynep ama ben hâlâ onun geleceği umuduyla yaşıyorum.” Ahmet Beyin gözyaşları küçük kızının saçlarını ıslatırken, kızı ise kucağında çoktan uyumuştu.

Eşi Hasret Hanım aklından bir an olsun çıkmıyor, Ahmet Bey’in gözyaşları hiç dinmiyordu. Kızını kucağından indirip birlikte uyumak üzere yatağına bıraktı. Eşi vefat ettiğinde Zeynep henüz on aylıktı.

Hasret hanımın bitmeyen hasretiyle, eline kalem-kağıdını bir kez daha aldı. Yeni bir mektup daha yazdı. Zarfın içine koyarken gözünden iki damla yaş düşüp zarfı döküldü. Her zaman olduğu gibi sadece alıcı kısmına Ahmet HASRET yazıp, kendi ev adreslerine postalamak üzere ceketinin cebine kaldırdı. Az önce daldığı uykuda, eşine “gelme artık” deyişini hatırlayıp, göğüs kafesine saplanan acıyı hissetti.

Bir gün olsun dinmeyen HASRET’in acısı ve sevdasının ateşiyle, yeniden eşinin cemalini görmeyi dileyerek, uyuyan kızının yanına usulca sokuldu.

Ah Hasret dedi, ah hasret… Hem Hasret’imsin, hem de gurbet…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Cama Vuran Taş”

  1. Çok güzel , uzun zaman olmuştu böyle güzel bir hikaye okumayalı. 👏👏
    Yüreğinize saglık kaleminiz baki ola…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.