ÖLÜMÜN KIYISINDA

Sıcağıyla acısını hissetmezsin derler ya hani, galiba sıcağı geçiyor. Kolum da yoruldu doğrusu, daha ne kadar bastırabilirim bilmiyorum. Karaciğerim parçalanmış mıdır acaba, peki ya böbreğim? Bunları düşünmek için çok saçma bir zaman biliyorum fakat daha iyi şeyler gelmiyor aklıma. Ne düşünmeli insan ölürken? Film şeridi falan geçmedi gözümün önünden, ne düşünmeliyim biri ipucu verse bari…

Hayat böyledir, en heyecanlı anlarda en sıradan şeyleri yapamazsın. Arkamdan ağlarlar belki biraz, üzülürüm ben, dayanamam ama her acı geçiyor, zamanla beni de unutacaklar elbet. Şimdi ben bin bir çaba ve emekle geçirdiğim bu hayatı, İstanbul’un kimsesiz bir köşesinde, karanlık bir kuytuda, bakır renkli bir kurşun karnımın sol yanından girerek mi bitireceğim? Ne yalan söyleyeyim, böyle hayal etmemiştim… Her ölümü ansızın gelen ölümlü gibi, yani her ölen insan gibi, benim de daha çok yapılacak işlerim vardı. Şehirden çok uzaktayım, bağırsam duymaz mı acaba kimse? Şehirden çok uzaktayım, yıldızların altında, bir yaz gecesi can veriyorum, ne muhteşem sahne; şiir yazan çıkar mı acaba benim ölümüme?

Ne düşünmeliyim? İsimler geliyor aklıma. Hepsi üzerine düşünecek vaktim yok sanırım. Sadece bir tanesi… Bir tanesi gitmiyor gözümün önünden, takıldı kaldı aklımın orta yerine. Ah şu aşk, ne acayip şey. Ne kadar güçlü bir duygu ki ölürken bile beni uzaklara götürebiliyor. Kanı durduramıyorum, uykum geliyor. Bu gelen uyku değil aslında biliyorum ama böyle düşünmesi hoşuma gitti ne diyebilirim? Yaslandığım ağacın kokusu geliyor, göremiyorum ama çam galiba. İnce bir sızı… Saçlar, omzuma yaslanıp uyuyan bir kadın, o kadının bana olan güveni, benim ona olan sevgim… Ağrı giderek artıyor. Kaç yaşındayım ben? 26? 27’nin içindeyim, evet 26 yaşındayım galiba. Ne yaşadım bu yaşıma kadar? Mutlu oldum diyebilir miyim? Her şey bir kenara; deniz kıyısında sana bir kere daha sarılmak için neler vermezdim.

Ölümün fıtratıdır, unutulur. Mucizeye benzer aslında, en umulmadık, en hatırlanmadık anlarda gelir. Güneşin kırmızıya battığı ufka dalıp şiir yazarken ölmek kimsenin aklına gelmemiştir ama ölüm genelde şiir yazarken gelir. Hava soğuk, bu gece ilk defa üşütürüm korkusu olmadan uyuyacağım galiba; ölüler hasta olmaz. İnsan ne garip şey, bu bir tarafa, sahiden ölürken ne düşünmeli insan? Bunları mı? Ölüyorum…

Gözlerimi açık tutamıyorum artık. Elveda yıldızlar, sizlerin gördüğüm son şey olmanızdan çok mutluyum. Bilincim birazdan kaybolur, gerisi tatlı bir ölüm. Bilinç… Nasıl bir şeydir acaba? Yoksa başka bir boyutta yaşamaya devam mı edecek?

Öksürdüm. Hasta oluyorum galiba. Endişeli değilim; en kötü ihtimalle hasta olmuş hâlde öleceğim. Ağzımdan kan gelmedi henüz, hayret; izlediğim filmlerde hep öyle olurdu oysa. Burada olsa şimdi, elimi tutsa, iyi olacaksın demesine gerek yok, elimi tutsa yeter. Benimle birlikte ölmesini ister miydim? Ona âşık olsaydım belki ama onu seviyorum, âşık değilim. Bu çok bencilce olurdu hem, zaten aşk başlı başına bencillik. Bunları düşünmek istemiyorum; sonuçta ölmek üzere olan bir adamın istediğini düşünme hakkı vardır değil mi?

Bitti mi şimdi? Tekrar insanlar yok mu? Ailem, arkadaşlarım da mı yok? Neden ölüyorum ben? Kim öldürdü beni? Peki ya şimdi ne olacak? Beyaz ışığı göremedim ben, o nerede sahi? Gözümüm kapatsam da görebilir miyim yoksa açmam mı gerek? Neredeyim ben? Nerede ölüyorum? Bugün günlerden ne ve saat kaç? Allah’ım! Ben kimim ve burada ne yapıyorum?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.