TANRI KENT

Masumiyet denince genellikle bir bebek ya da çocuk figürü belirir zihinlerimizde. Dünyaya masum bireyler olarak geliriz. Hayatın o masumiyetten uzak doğasından habersizce büyür, büyüdükçe içinde yaşadığımız çarkın dişleri arasında birer birer kaybederiz masumiyetimizi. Çünkü yaşamın ve hayatta kalmanın yolu masumiyeten ve iyi niyetten uzaklaşmayı zorunlu kılar. Tetikte olmak, kolay kolay güvenmemek, rekabet etmek vb. gibi birçok durumla yüzleşmek zorunda kaldığımız bir yaşam serüveninde masumiyetimizi kaybetmek kaçınılmaz gerçeğimizdir.

Anlatacağım film yaşadıkları çevre ve koşulların çocukları masumiyetlerinden ne kadar erken yaşta uzaklaştırdığıyla da alakalı aslında. 2008 yılında Cannes film festivalinin açılış filmi olan Tanrı kent filmi Rio de Janerio ‘nun kartpostallardaki o muhteşem görüntüsünden uzak, şehrin başka bir yüzünü yansıtan favelalarda geçiyor. Rio favelalarının bizdeki karşılığı gecekondu mahalleleridir. Bizdeki gecekondu mahallelerinden farkı şehrin içinde değil tamamen dışına taşınmış bir yerleşim biçimi olması. Şehir ve medeniyetten uzak, devlettin kısmen kendi kaderine teslim ettiği; yokluğun, şiddetin pençesine itilmiş insan yığınları…

Favelalardan yaşamın yokluk ve şiddet arasındaki sıkışmışlığı gözler önüne seriliyor filmde. Otoritenin zayıf kaldığı böyle bir ortamda hayatta kalma mücadelesi veren insanların suç işleme eğilimi de buna paralel olarak artar. Çocukların yaşadıkları hayattan kurtulmak için soyguncu ve çeteci olmayı hayal ettikleri; suçun, şiddetin, çatışmanın günlük hayatın bir parçası olduğu favelalarda yaşam mücadelesi çok çetin geçmektedir.

Filmin ilk üç dakikası aslında filmin kısa bir özeti gibi. Bir ayağından iple bağlanmış bir tavuğun kesilip pişirilmeyi beklerken bir şekilde ipten kurtulup kaçması sonrası yaşanan kovalamacayla başlıyor. Anlamsızmış gibi duran bu sekans filmin başrolünde yer alan Roket’in hayalleri ve bulunduğu yaşam koşulları arasındaki sıkışmışlığının güzel bir anlatımıdır aslında. Roket, yaşıtları gibi soyguncu ve çeteci olma hayalleri yerine bir fotoğraf makinesi alabilmenin ve iyi bir foto muhabiri olabilmenin hayalini kurmaktadır. Çete üyesi abisinin silahı gölgesinde büyümüş olmanın etkisi midir bilinmez, ne akranları gibi soyguncu ne de polis olmayı istemediğini söyler. Legal de illegal de olsa silah taşıma ve gerektiğinde öldürme fikrine karşıdır.

Silaha karşı fotoğraf makinesi….

Roket’in zihninde silah, ölümün soğuk yüzünü simgelerken, fotoğraf makinesi ölümsüzleştirmenin aracı olarak tam da silahın karşısına konumlanmıştır. Öldürmeyi değil yaşatmayı seçme fikriyle Roket bulunduğu çevre ve koşulların ötesine geçmeyi başarabilmek için anı yakalamak ve sıyrılmak zorundadır.

Filmde dikkatimi çeken noktalardan biri de şiddetin zaman içindeki dönüşümünü çarpıcı bir şekilde vermesi. Filmin başında kendi çapında ufak soygunlar yapan gençler bunu içinde bulundukları adaletsizliği bir nebze olsun aşmak adına yapar. Bir nevi toplum yararına diyebiliriz. Mesela tüp kamyonunu durduran gençler favela sakinlerinin kamyonu yağmalamalarını sağlar. Gasp ettikleri paraları da havaya savurarak dağıtırlar.

Kişisel çıkar düşüncesinden çok -kendilerince- adalet sağlama işlevine yönelik bir şiddet kullanımı varken filmin bir bölümünde bir kırılma yaşanır. Henüz çocuk yaşta olan Lil Ze büyük ve adından söz edilen bir soyguncu olma hayali kurmaktadır. Katıldığı soyguncu çetesinin en küçük üyesidir ve kendini ispatlamak için yapmayacağı şey yoktur. Bir genelevi soygunu sırasında çete üyeleri orayı terk eder ve onu orada unuturlar. Orada kim varsa zevk için öldürür. Büyük zevkle attığı kahkaha bana göre filmin kırılma noktalarından biridir. Bundan sonra işler değişecek; şiddet, kişisel hırs ve tatmin amacına yönelik olarak dönüşecektir. Soygunlar ve çeteleşmeler daha sistematikleşmeye başlar. Çeteler arası çatışmaları ve akan oluk oluk kanı filmin ikinci bölümünde dehşetle izleriz. Masumiyetin simgesi sayılabilecek çocukların ellerine tutuşturulan silahlarla neler yapabileceğini, masumiyetten ne kadar uzaklaştıklarını görürüz.

“Coğrafya kaderdir” İbni Haldun

Bu meşhur sözün istisnalar dışında doğru bir yaklaşım olduğunu biliyoruz. Çevrenin ve içinde bulunulan şartların insanları nasıl şekillendirdiği çok net görülüyor filmde. Masum çocukların nasıl bir suç makinesine dönüştükleri yaşadıkları ortam ve durumlarla doğrudan ilintili. Filmde Lil Ze yenilmez bir gangster olarak görülse de filmin sonunda onun sonunu ellerine silah tutuşturup kullandığı çocuklar getirir. Kalabalık bir çocuk grubunun acımasız kurşunlarının hedefi olur. Çocuklarda farkındadır; güç olabilmenin tek yolu önlerinde duran gücü yok etmekten geçmektedir. Çocukların yaşadığı zafer duygusu bu döngünün bir parçasıdır. Biri gider biri gelir bu döngüde…

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen bunların hiç birisine bulaşmayarak masumiyetini kısmen koruyan Roket, Lil Ze’nin ilişkilerini, öldürülüşü ve sonrasını fotoğraflayarak kariyerine büyük bir adım atmış olur. Yaşadığı olumsuz şartlar hayallerine giden yolda ona bir basamak olmuştur.

Filmden benim çıkardığım ders, hangi şartlarda olursak olalım bir çıkış yolunun mutlaka var olabileceği. Şartların zorluğu bazen işin içinden çıkabilmek için bir fırsata dönüşebilir.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.