Ruhlarımız ve Biz

Her biri eşsiz bir bilinmezlik pelerinine bürünmüş ruhlarımız, bambaşka gizemler saklardı.

Maddenin sesi kesilince gecelerde, çıkarlardı ortaya usulca. Kalbimizdeki tahtlara kurulurlardı. Böyle gecelerde sevgi, şefkat dolanırdı damarlarda. Şarkılarımızı “kardeşlik” dediğimiz adil bir hükümdar bestelerdi. Yabancı seslerden, tanıdık dost ezgileri yükselirdi gökyüzünün lacivert örtüsüne. Dağlardan; ağaçlar ve kuşlar, topraktan; yeni fışkırmış çiçekler ve fidanlar eşlik ederlerdi bu ezgilere. Adı konulmamış bir cennetti; şu koca, şişko, açık mavi gezegen. Çünkü ruhlarımız vardı. Barış rüzgârları,  güzel haberleri peşine takıp gelirdi tepelerin ardından. Bulutlar cömertti. Dört mevsim yağmurlar yağardı günlerce. Şemsiyelerimiz yoktu. Ama ıslanmayı seven ruhlarımız vardı. Yağmurlarda el ele tutuşup ıslanırdık, günahlarımızı alıp götürürdü damlalar. Acılarımız az da olsa silinirdi yüreklerimizden. Özgür hissederdik, kanatlanırdı duygular ve içimizdeki sevgi seli tüm bedenimizi sırılsıklam ederdi. Bu özgür ruhlarımızdan yükselirdi göğe güneş. Üzerimizdeki son damlaya kadar kururduk. Kurudukça hafiflerdik.

Arabalarımız yoktu. Ama maceraya aç ruhlar taşırdık. Ve yollara düşerdik. Yıldızlardan adres sorduğumuz gecelerde, özgürdük. Ardımızda bıraktığımız kimsemiz yoktu. Dağlarla çevrili kıvrılan yollarda, dağların heybeti yüreğimize dolardı. Hiç olmadığımız kadar cesur olurduk. Ve koşardık, dağların ardında yepyeni yerler bulmanın umuduyla.  Yorulunca bir ağaç gölgesi bulmanın kolay olduğu günlerdi. Bölüşecek ekmeğimiz yoktu. Ama ruhlarımız vardı. Ve ruhlarımızdan dökülen şiirlerimiz vardı elbette. Defterlerimiz vardı, küçük sayfalarına dünyaları karaladığımız. Bazı gecelerde, mısralar söylerdik birbirimize, kalbin en kuytu köşelerinde büyüttüğümüz. Yıldızlar ve Ay; başımıza toplanırdı, satırlar bitmek bilmezdi. Geceler bizim şiirlerimizden ötürü uzundu yaz aylarında. Ve artık üşümeye başlayan bedenlerimiz, takırdayan dişlerimiz yüzünden okuyamaz hale gelirdik. Ay, yıldızların ellerinden tutup gecenin karanlığına süzülürdü. Güneş dağların ardından değil, özgür ruhlarımızdan yükselirdi. Güneşin şefkatli kollarında ısınırdık. Üzerimizde kışlık bir montumuz yoktu, ama birbirimize sarılmayı bildiğimiz günlerdi.

Gerçekliğin en keskin haliyle etrafta kol gezdiği zamanlardı. Gözyaşlarımız gerçekti, ölüm kadar. Ve kaybedilenin ardından, bir parçamız eksik olarak devam ederdik yaşamaya. Aşk en bozulmamış haliyle kurulurdu duyguların başköşesine, her birimiz daha küçük bir çocukken. Bu yüzdendi herkesin güzel olması, yine bu yüzdendi kadınlarımızın yüzünde acıdan çizgilerin olmaması.

Anne ve babalar daha az ağlardı. Toprağın gencecik bedenlere alışkın olmadığı zamanlardı. Umut ve heyecan dolu hayallerin sahipleri tahta tabutlarla omuzlarda taşınmazdı. Ve feryatlarımız yoktu gökyüzünü karartacak kadar koyu. Kan kokan çiçekler bitmezdi toprakta. Baharı koklardık yalnızca ilkbaharlarda. Gidenler ve bekleyen vardı elbette. Ölümün insanla beraberliğinden haberdardık. Yalnızca ölüm vardı. Öldüren kavramına yabancıydık. Zalim heveslerin ayakları altında parçalanan masumların olduğu savaşlarımız yoktu. Çünkü ruhlarımız vardı. Ekmeği barış olan ruhlarımız vardı hepimizin. Yalnızca sevgiye susayan ruhlarımız vardı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.