MUCİZE

Hangi filmi yazacağımı düşünürken etrafımdaki birkaç kişiden aldığım tavsiye üzerine Mahsun Kırmızıgül’ün yönetmenliğini yaptığı Mucize filmine karar verdim. Güneşi Gördüm, Beyaz Melek, New York’ta Beş Minare filmlerinden sonra filmografisine Mucize filmini de eklemiş. IMDB de aldığı 7,4/10 puanla diğer filmlerinden başarı anlamında ayrışmış durumda. Komedi-Dram türünde çekilmiş olan film hakkındaki genel izleyici görüş, filmin çok güzel, duygu dolu ve vurucu sahnelerinin olduğu yönünde. Galiba toplum olarak bu türü ağlatma-eğlendirme-düşündürme potansiyeline binaen seviyoruz. Aldığım tepkilere bakarak rahatlıkla bu çıkarımda bulunabilirim. Genel izleyici profilinde gördüğüm bir durum bu. Bir film ne kadar ağlatır ve duyguları harekete geçirirse o kadar iyidir ve başarılıdır.

Komedi-Dram türü hakkında biraz bilgi vermem gerekirse; özellikle içinden çıktığı toplumun sevinçlerini, üzüntülerini, toplumsal sorunlarını, yaralarını bazen yoğunluklu bazen daha az yoğun bir biçimde yer yer acıklı yer yer mizah unsurlarını kullanarak işleyen bir türdür. Toplumda yaşanan aksaklıkların, çarpık düşünce yapılarının, sistem eleştirilerinin yapılması, insanlarda bir algı ve farkındalık bilincinin oluşturulmaya çalışılması sinemanın ortaya çıkışından bu yana kullanılagelen bir yöntem ve bu yöntemi ağırlıklı olarak Komedi-Dram türü yapımların yüklendiği görülür.

Bu türü diğer türlerden -bana göre- ayıran en önemli özellik yukarıda da belirttiğim gibi çekildiği ülkenin/coğrafyanın toplum yapısını yansıtıyor olması ve o bölge insanına hitap ediyor olmasıdır. Aslında başka bir toplum hakkında bilgi vermesi açısından izlenebilir. Yani bu türde bir film izlediğiniz zaman hangi ülke yapımı ise o ülkenin kültürel yapısıyla ilgili birçok veri elde edebilirsiniz. Tıpkı Amir Khan filmlerinde Hindistan’ın toplumsal/kültürel yapısını izlediğimiz gibi…

Filmin içeriğine geçersek türü dışında hikâyenin 60’lı yıllarda (darbe sonrası dönem) geçiyor oluşu filme bir dönem filmi özelliği de eklemiş. Mahsun Kırmızıgül’ün yönetmenliğinin yanında senaristliğini de üstlendiği film, Egeli idealist bir öğretmenin memleketinden kalkıp hiç bilmediği, kültürüne, yaşantısına tanık olmadığı, doğuda bir dağ köyüne tayin olmasıyla başlar. Memleket sorunlarıyla bir bir yüzleşeceğini tahmin etmek zor değil çünkü köye güç bela ulaşan Mahir öğretmen köyün mevcutta bir okulunun olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Filmin iki parçalı yapısında ilk bölüm, Mahir öğretmenin okul yapma işini üstlenmesi ile geçer. Bir takım girişimlerde bulunsa da bunun resmi prosedürle aşılamayacağını, işin devlete kalırsa yıllarca sürüncemede kalacağını muhtarın şu sözleri özetler aslında.

“Devlet bir muallimi göndermek için otuz yıl bekledi, okul için bir otuz yıl daha bekleriz”

Kendi imkânlarıyla okul yapmak dışında bir yol yoktur. Malzemeler temin edildikten sonra dağdan gelen bir grup atlının yardımlarıyla okul inşa edilir. Bu nokta mühim! O yıllardan bu yana süre gelen otorite boşluğunu başka bir otoritenin, başka bir gücün doldurduğu gerçeğine vurgu yapılmış, bölgenin kanayan bir yarasına parmak basılmış olur. Senaristimiz bu durumu kanıksamış olan köylünün dilinden şunları söyletir.

“Devlet buraya kadar yol yapmış, daha öteye yol yok. Köye gitmek için mecburen yürüyecek ve iki dağı aşarak köye varacaksın öğretmen!”

“Kara kış çöktüğünde esir kalırız köyde. O yüzden sekiz ay Allah’a, dört ay devlete bağlıyız öğretmen! Mektup yazacaksan şimdi yaz!”

Bölge gerçeklerine bolca vurgu yapan filmde, görücü usulü evlilik, kızların toplum içindeki rolü, ataerkil yapıyla ilgili de birçok ayrıntı var. Muhtar çocuklarından bahsederken “Beş oğlum var, kızlarım da var ama onlar sayılmaz” derken oğlunun araya girip “biz onlara bakıyoruz sonra onlar ellere gidiyorlar, ellerin malı oluyorlar” diyerek aklınca durumu açıklar. Kız bakmaya giden annesinin ardından bakan gence abisinin “Kısmetine razı olacaksın, anam kendine karı alacak kendine…”demesi evlenecek olan gençlerin bu kararda ne kadar göz önüne alındığını bize gösterir. Gerdek gecesinde damadın gözdağı vermek ve gelinin özgürlüğünü simgelediğini düşündüren kuşun kafasını koparışı ve buna benzer birçok ayrıntı komik bir dille izleyiciye aktarılmış olsa da bölge insanının bakış açısını, özellikle kadına bakış açısını gösteriyor. Komik diyalogların genelinin içeriğinin kadın ve cinsellik barındırması da gözümden kaçmayan bir ayrıntı. Trajikomik bulduğum bir başka ayrıntı da eşini seçemeyen gençlerin gelin adayında ısrarla aradıkları özelliklerin tam tersi adaylarla karşılaşmaları ve buna razı gelmek durumunda kalmaları… Bölge insanının bu tarz ciddi konularının güldürü unsurlarıyla aktarılması filmin gülerken düşündürme işlevini üstlenmiş oluyor.

Filmin ilk bölümünü böyle oluşturan yönetmenimiz ikinci bölümde bize yüzünü ara ara gösterdiği bedensel engelli Aziz’in hikâyesine geçiyor. İkinci bölümde odak nokta Aziz’in hikâyesi oluyor. Aziz, bedensel engeli nedeniyle köyün delisi muamelesi görürken Mahir öğretmenin çabalarıyla okuma-yazma öğrenir. Zihinsel bir engeli olmadığını da bu anlamda ailesi ve çevresine ispatlamış olur. Benim en çok dikkatimi çekense yanından hiç ayırmadığı atı.

Özgür ruhu simgeleyen atın bedensel engelleri sebebiyle hareketi kısıtlanmış olan Aziz’in sahip olamadığı bedensel özgürlüğünün simgesi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Kaderin cilvesi, köyde umdukları gibi bir gelin adayıyla karşılaşamayan gençlere karşı Aziz’in kısmetine güzeller güzeli bir gelin düşer. Köy muhtarının (Aziz’in babası) canını kurtardığı adamın buna karşılık kızını adeta bir mal gibi onlara bağışlaması muhtarı şaşırtır. Doğu kültüründe var olan bir sorun daha karşımıza çıkıyor böylelikle. Kızların evlendirilirken bu kararda hiç söz sahibi olmayışları ve kaderlerine razı oluşları…  Kan davası, kavgalı ailelerin barıştırılması, hatır ya da minnettarlığın nişanesi olarak adeta kurbanlık koyun gibi rızaları sorulmadan kullanılmaları çok acıdır. Bu gibi durumların çözümünü kızları kurban ederek çözme yolunu seçmiş bir kültürden bahsediyoruz. Muhtarın “Ama benim oğlum sakattır” demesine rağmen “Olsun, gönlü sakat olmasın” diyen gelinin babasının bu cümlesi filmin önemli replikleri arasına girmiş durumda hatta kızının yaşayacağı dramı da gölgede bırakacak kadar iddialı bir laf denebilir.

Aziz’in bu evlilikle okuma-yazma öğrenmesinin dışında hayata tutunması için ikinci bir sebebi daha olur.

Filmin sonunda Aziz’in yaşadığı dönüşümden esinlenilerek Mucize isminin seçildiğini böylelikle anlamış oluruz. Bedensel engellerinden kısmen kurtulmuş halde duran Aziz’e babası sorar:

-Sen iyi olmuşsun, ameliyat mı oldun?

-Baba, ben karıma âşık oldum.

Fonda çalan duygusal bir müzik eşliğinde aşkın ve umudun bir insanda yarattığı mucizeye tanıklık eden izleyici kâğıt mendillere sarılmıştır artık.

Değinmeden edemeyeceğim bir nokta da şu; bölge insanının kültürünü bilen birisi olarak Aziz’in babasına, “Ben karıma âşık oldum” demesi pek de gerçekle örtüşmüyor zira bölge kültüründe bırakın karıma âşık oldum demeyi karım demek, ismiyle hitap etmek, konuşmak, toplum içinde fiziksel temas, hatta çocuklarını adını dahi telaffuz etmek hoş karşılanan bir durum değil. Ya da iyimser bir yaklaşımla, Aziz’in yaşadığı fiziksel dönüşümün yanında zihinsel bir dönüşüm de yaşadığını bu cümlenin ifade ettiğini düşünebiliriz.

Gerçek bir hikâyeden alınmış olan filmde Aziz’i canlandıran Mert Turak sanki hikâyedeki Aziz’in ta kendisi gibi. Film hakkında yorum yapan nerdeyse herkes bu noktada hem fikir. Normalin üstünde bir performansla filmi ikinci bölümde alıp götürüyor Mert Turak.

Mahsun Kırmızıgül’ün diğer filmleri de düşünüldüğünde aslında izleyiciye bir şeyler anlatma, bir farkındalık yaratmak amacıyla yola çıktığı çok belli. Sanatsal kaygıdan ziyade bir şeyler anlatma derdinde olduğu çok açık. Bu anlamda film amacına fazlasıyla ulaşmış görünüyor.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.