ŞİİR KENTİN KİMLİKSİZ MÜLTECİSİ (KISIM 2)

Kısım 2) Şiirin “-de” hali ya da “Ekmek ve su” üzerine

Dediler ki; uğuldayan bir rüzgâr, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ve deli bozuk bir aşkla sevdasını arayan göğün iç çekişidir şiir.

Dediler ki; kirpiğin gözyaşına teması, bükülmüş bir dudaktan dökülen kırgın bir “elveda”, mağrur bir “git” ve yorgun bir “Hoş geldin”dir şiir.

Dediler ki; çölü murat, dağı Ferhat, aşkı Şems, kuyuyu Yusuf, Yusuf’u Züleyha kılandır şiir.

Yokluğun en saf halini özlemin en koyu haliyle yaşatan, kömür karası hüzünleri süt beyazı kâğıtlara nakşettirendir.

Üzerinden bin yıl geçmesine rağmen nesilden nesile aktarılan bir deyiş, anlatılan bir sevda, destanlaşan bir aşk ve hayatın ta kendisidir şiir.

Ekmek kadar, su kadar, tuz kadar, yanağından gayrı tüm evreni bölüşebileceğin yârin kadar değerli, uğruna dağları delebileceğin bir sevda kadar kutsaldır şiir.

Ya da öyleydi.

Çünkü kimse önemsemiyor gibi nicedir İbrahim’i yakmayan narın içten içe nasıl yandığını.
Kimse hissetmiyor gibi kör kuyularda sabrı ilmik ilmik işleyen gül yüzlü Yusuf’un sabrın taşını çatlatan sabrının kudretini.
Kimse tanımıyor Şems’i ve asıl yangının ne olduğunu.
Kimse sormuyor Taptuk Emre Dergâhının ne yana düştüğünü.
Kimse bilmiyor artık memleket meselesi nasıl anlatılır şiirle.
Ve kimse susuzluktan bitap düştüğümüzü, açlıktan ölecek gibi olduğumuzu anlamıyor şiirsizlik yüzünden.
Ne kadar kalabalıklaşıyorsak o kadar yalnızlaştık biz de kendi şiirimizin yarım kafiyeleri içinde.

Sesimi duyan var mı?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.