PERGELİN UCU (Forrest Gump & Biutiful)

“Düştüğüm zaman kim koşar yardım etmeye ve anlatır bir hikaye ya da iyileşmesi için öpmeye? Annem” Ann Taylor

Hayatımızın en güç dönemlerinde, sorunların üzerimize üzerimize geldiği ve sığınacak bir liman aradığımızda aklımıza gelen ilk adres annemizdir. Bu aslında çok eski ve köklü bir alışkanlığımızdır. Dünyaya gözlerimizi açtığımız o andan yetişkin bireyler olmamıza kadar sıkıştığımız ve huzur aradığımız her an yanında alırız soluğu ya da almak isteriz. Kimsenin vermediği özveriyi, fedakarlığı, şevkati onun kollarında ve bazen tek bakışında buluruz. Sevgiyi, şevkati, merhameti ve fedakarlığı tek vücutta toplamış o muazzam varlık… Annemiz

Varlığımıza vesile kılınan kadının adeta bütün zerrelerine işlemiştir o ruhani duygu. Rahmine düştüğümüz anda bedenini, ruhunu bizim emrimize verecek bir donanımla yaratılmıştır. Yediği içtiği şeylerden uyması gereken kurallara kadar her şeyi ama her şeyi çocuğuna göre planlar. Bu bir canlının bir canlı için yapacağı en fedakarca şey değil midir? Doğumla beraber hayat boyu sürecek ve istense dahi bırakılamayacak bir roldür. Çocuğununu hayatının odağı yapacak; evin ısısından uyku saatlerine, pişecek yemekten sosyal hayatına kadar her şeyini çocuğunu gözeterek planlayacaktır.

“Pergelin ucu var ya ucu işte onu evladınızın üstüne koyuyorsunuz. Ondan sonra ne halkalar çizerseniz çizin her şey onun etrafında dönüp duruyor” Leyla Özlem Demir

Yapılacaklar sadece bununla da sınırlı değildir. İşin en önemli kısmı var önünde: çocuğu topluma hazırlama ve o toplumun bir bireyi haline getirme süreci. Bakımı, ihtiyaçlarını karşılama sevgi ve şevkat verme olayı hayvanlarda da mevcut fakat bizi onlardan ayıran yanı çocuğun topluma kazandırılmasıdır.

Bu anlattıklarım annelikle ilgili genel anlayışı yansıtıyor ama şu da bir gerçek ki bunun yazılı bir kanunu yoktur. Dünya üzerinde anne sayısı kadar annelik örneği mevcuttur. Bakarız; kimi anne çok duyarlı kimi anne vurdumduymazdır. Kimi çok fedakar kimi annelikten bir o kadar uzaktır. Bu örnekler ortaya çıkacak ürünü yani çocuğun niteliğini belirler. Bir bakıma çocuk bir hamurdur ve ondan ne yapacağına anne karar verir.

Çeşitli annelik örnekleri derken bunların hepsinden bahsetmek olanaksız. Konumuzu biraz sınırlamak ve bunu iki film üzerinden anlatmak istiyorum. Birincisi anneliğin en güzel örneğini sunan Forrest Gump. İkinci film ise anneliğin en kötü örneğini sunan Biutiful filmi.

Yönetmenliğini Robert Zemeckis’in yaptığı 1994 yapımı Forrest Gump 1986 yılında Winston Groom’ un yazdığı aynı adlı romanında sinemaya uyarlanmış bir baş yapıttır. Konusunu kısaca özetlemem gerekirse; öğrenme güçlüğü olan bir çocuğun hayata sıkı sıkıya bağlılığı ve farkında olmadan birçok kişiye ilham kaynağı oluşu konu ediliyor. Film havada uçuşan bir kuş tüyünün gelip Forrest’ın ayağının dibine düşmesiyle başlıyor. Kuş tüyü Forrest’ın kaderini simgeliyor belki de. Oradan oraya koşturduğu hayatıyla ilgili bir ipucu sunuyor. Oturduğu bankta, yaşadıklarını kendisine eşlik edenlere anlatmaya başlar. Annesinin onun üzerinde derin izler bıraktığını sadece kurduğu cümlelerden bile farketmek mümkün. Annesinin cümlelerini konuşmalarının arasına serpiştirerek bize aktarır.

“Annem, hayat bir çikolata kutusuna benzer asla ne tadacağını bilemezsin” derken elinde bir kutu çikolata tutmaktadır.
“Annem, ayakkabıları bir insan hakkında çok şey anlatır. Nereye gidiyor? Nereden gelmişler?”
Bu cümleyle daha filmin ilk dakikalarında gördüğümüz Forrest’ın çamurlu ayakkabılarını anımsarız. Oradan oraya sürüklenen hayatını simgeleyen çamurlu ayakkabılar Forrest hakkında çok şey anlatıyordur belki…
Forrest zaman zaman yaşıtlarından farklı olduğunu hissetse de annesinin ona durumu anlayabileceği bir dille açıklaması bir annenin özverisinin doruklarına çıkarır bizi. Dik durması için dizlerine takılan demirler ve ayakkabıların sihirli oldukları dahi söyler.
“Kimsenin sana tuhaf gözlerle bakmasına izin verme. Tanrı hepimizin aynı olmasını isteseydi hepimizin bacaklarına demirler takardı.” Forrest bunu anlamış olmalı ki annesi için “Annem benim anlayabilmem için her şeyi farklı açıklardı” der. Bir başka örnek ise annesinin, Forrest’ı yetersiz bulan okul müdürüne sarf ettiği sözlerdir.
“Normal dediğiniz şey nedir ki? Forrest sadece biraz geriden geliyor.”
Çocuğunun zihninde hiçbir olumsuz düşünceye yer bırakmayan bir annenin yetersizliklerine rağmen ondan normal kabul ettiğimiz insanlara ilham kaynağı olacak bir eser meydana getirmesini hayranlıkla izleriz. Annelik tanımının içini dolu dolu yaşatan bir örnekti Forrest’ın annesi

Sanat, siyaset ve toplumsal yaşamla ilgili Amerika’nın yakın tarihinin kırılma noktaları olan olayların arka planına Forrest’ın esin kaynağı olarak oturtulması izleyiciye farklı bir bakış açısı sunmuş. Mesela Elvis Presley’in o meşhur dansının esin kaynağı meğerse bizim Forrest’mış. Zenci öğrencilerin üniversiteye kabulünde, Vietnam savaşında, Amerikan 68 kuşağının savaş karşıtı gösterileri, Watergate skandalı gibi daha sayılabilecek birçok olayın merkezinde tesadüfi şekilde bulunması bize tekrar annesinin o sözünü hatırlatıyor.
“Hayat bir kutu çikolataya benzer asla ne tadacağını bilemezsin”

Sonuç olarak filmi birçok açıdan ele almak mümkün olsa da benim dikkati çekmek istediğim nokta anne figürüydü. Farklı bir annenin elinde yetişmiş olsaydı Forrest hayatın bu kadar içinde, bu kadar pozitif olabilir miydi emin değilim. Bu sebeple hayatta her şeyin iyi bir açıklaması olduğunu düşünen ve bunu çocuklarına yaşam biçimi olarak sunan annelerin önünde saygıyla eğilmek gerektiğini düşünüyorum.

Hayatta böyle güzel anneler olduğu gibi kötü örneklerin de olduğunu biliyoruz. Normal düzeydeki çocuğuna bile hayatı öğretmekten aciz, bırakın anneliği kendine dahi hayrı dokunmayan insanların elinde harcanıp giden çocuklara şahit oluyoruz ve hayattan kesitler sunan filmlerde de sık sık görürüz. Bahsedeceğim diğer film işte böyle bir anne annenin durumuyla ilgili. İyi örnekler kadar kötü örneklerin olduğunu görmemiz açısında Biutiful filminden bahsetmek istiyorum.

Son dönemlerde adından sıkça söz ettiren Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu’nun göçmen işçilerin yaşamına ışık tutmak amaçlı çektiği bu filmi ben sadece orada gördüğüm bir anne üzerinden kısaca işlemek istiyorum. (Göçmen işçilerin durumu ayrıca bir yazının konusu olabilir)
Paramparça Aşklar ve Köpekler, Babil gibi beğeni toplayan filmlere imza atan Inarritu bu filmiyle de oldukça beğeni toplamıştır. 7.5/10 IMDb puanı ve Cannes film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış bir film olduğunu buraya iliştirelim.

Fenomen bir yönetmen haline gelen Inarritu’nun içinde neredeyse hiçbir güzellik barındırmayan bu filme neden Biutiful adını verdiğini merak edip durdum. Bir yerde okumuştum. Beaitiful yerine yönetmenin özellikle Biutiful ismini kullanmasının altında yatan sebebin bozulan güzelliği vurgulaması olabileceği yazıyordu. İlginç bir yaklaşım. Neyse filmin konusuna gelirsek; kanun dışı işlerin odağında olan ama çocukları konusunda son derece sorumlu bir babanın dramını izleriz. İki çocuğu ve dengesiz bir karısı olan Uxbal (Javier Bardem) prostat kanseridir ve çocuklarını kime emanet edeceği konusunda kara kara düşünmektedir. Karısı Uxbal’ın erkek kardeşiyle dahi düşüp kalkan, düzenli hayattan oldukça uzak, kötü alışkanlıkları zayıf karekteriyle çocuklarına örnek olmayı bırakın onların acıyarak baktığı bir figür. Çocuklarıyla aynı masada otururken ayaklarını masaya uzatıp sigarasını yakar ve yaptığı hareketin farkında dahi değildir. Sıkıştığı yerde çocuklar gibi ağlayan sorunlarını çözmekten aciz adeta “Anne olması yasaklanmalı bunların!” dedirten bir kadındır. Gösterdiği annelik performansıyla insanın sinir uçlarına dokunan, kimsenin saygı duyabileceği türden bir anne değildir. Dediğim gibi filmin ana konusu tabiiki bu değil. Barcelona’nın arka sokaklarında yaşayan göçmenlerin yaşamını konu ediniyor. Bu sebeple üzerinde çok detaylı durmadım.

Size Forrest’ın annesi ile bu filmdeki anneyi sunarak aradaki uçurumu göstermek istedim. Toplum içinde bu tip zıt örnekleri görmek mümkün ve sağlıklı, başarılı ya da sorunlu bireyleri meydana getiren şeyin aile ve bunun özelinde annenin olduğunu söylemek de mümkün. Bir çocuğun sadece biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak değil onu hayatla baş edecek donanımla yetiştirmek ailenin ve en önemlisi de annenin görevidir. Sağlıklı birey sağlıklı toplumu inşa eder. Bunun yolu da sağlıklı ilişkiler kurmaktır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.