MAĞRUR SANCILAR

Merhaba Sevgili Leo;
Sana bu satırları puslu bir İstanbul sabahından yazıyorum. Hava soğuk, yollar ıslak, şehre bir hüzün hâkim. İçimde ismini koyamadığım ve susturmayı beceremediğim ızdırabın hüzünlü sesi, yüzümde gülüşünün yansıması, ceplerimde sana hiç itiraf edemediğim cümleler ve kalbimde sana dair ince bir sızı var. Yürürken yağmura yakalandım bugün, yağmurla kokuna ulaştım sanki. Adımlarım iyice ağırlaştı sesine ve kokuna ulaşma inancı yerini umutsuzluğa bırakırken, beklemediğim bir anda seninle ilk karşılaşmam ve ışığında kaybolmam gibi ansızın yakalayıp beni tekrar alt üst edişini anımsadım ve bu halde yönümü unutup yanlış sokağa girdim. Cağaloğlu’nda eski bir dergi aldım. Dönüşte Japon bir turistle yan yana yürüdüm, küçük bir çocuğun buğulu gözlerine takılıp kaldım sonra. Tadı güzel bir kahve içtim, en sevdiğim arkadaşımı arayıp uzun uzun sohbet ettim ve hiçbiri içimde yaşayan ve ağırlığını tarif etmek için hangi ölçü birimini kullanmam gerektiğini bilmediğim duygularımı bastırmaya yetmedi.

Büyük bir boşluk içine düştüm, yaralıyım Leo… Gözyaşlarımı durduramıyorum, aklımda kurguladığım eylemi hayata geçiremiyorum, terslikleri ve psikolojik değişimimi göz ardı edip, biriktirdiğim cümlelerimi avuçlarına bırakmak için sana yetişemiyorum. Çaresizliğim, sefaletim ve asaletim yan yana ve iç içe, aklım bir yanda duygularım bir yanda, bedenim bir başka, ruhum bir başka yanda sanki. Abdülhak Hamit Makber’i sevdiğini kaybettikten sonra kaleme aldı, ben ise sana dokunabilecek mesafedeyken kendi makberime diri diri gömülüyorum.

Özlemiş, hasret kalmış, gezegenler arası kadar uzaklaştırılmış, saatler sonra enkazdan sağ ama yaralı kurtarılmış gibiyim. Sana ait duyguları omuzumda taşıyamama gerçeği bir yana, ideallerime karşı duyduğum sorumluluk bir yana, kalbimdeki hislerimin karşılıksızlığıyla ruhumda yaratacağını düşündüğüm hasarın ağırlığı diğer yana, yolun tam ortasında kalıp ne yana gideceğimi bilmemek bambaşka bir yana Leo…

Daha fazla direnemedim, daha fazla taşıyamadım bu yükü, kimsesizliğim sana ayan, ızdırabım sana beyan…

Ah Leo! Umutsuzluğa boyun eğecek biri değilim! Aslında bir yarım bahara hevesli, diğer yanım mavi sabaha, içimdeki perdeleri kaldırıp güneşi içeri almaya, Nisan’a en çok yakışan Beyonce albümü dinlemeye, bir kırlangıç kanadında Beyrut’u gezmeye ve 9 3/4 peronunda yolculuk yapmaya. Geride kalmışlığımı umursamayıp, yetişmek için yeterince koşturmayışıma hayıflanmalıyım oysa. Yüreğimdeki emanetinin ağırlığıyla yaşamayı öğrendim nasılsa. Say ki, dağlarıma karlar yağdı Leo, say ki gülüşlerim bir yerlerde asılı kaldı, tut ki bir benim içinde eriten akşamları, bir benim bu ağır cezayı kendine reva gören. Değil mi ki her insan çelişkilerle örülü bir ağ ve her insan kendi suçunun kahramanı…

Ah Sevgili Leo, Babil’in Pyramus’undan daha güzel Leo! Ben ise farkındayım bir Thisbe bile olamadığımın ve bu cesaretle sesleniyorum sana, toprağa gömmeyeceğini bildiğim selamlarımı gönderiyorum ve seni saygıyla selamlıyorum. Ellerimi uzatıyorum tut diye. Tut ki dünyam gülsün, yüzüme güz renkleri artık düşmesin, tut ki kalbim Edward’ın Wallis Simpson için tahtından feragat etmesi gibi bende sevinçle zincirlerimden feragat edeyim.
Sonra koşarak gel Leo, önce kokunu sonra sesini, ardından kendini gönder bana.
Yaralarımı sar, yükümü paylaş, beni iyileştir…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.