“ Sen bu dünyada öldün, kabrin kucağımdır “…

Uyandığında dudaklarından dökülen bu cümleyi ona kurduran rüyasını hatırlamaya çalıştı, ama olmadı…
İkindi namazını kılmış, tesbihatını yaparken yine diline çarptı bu gizemli cümle. Zihni saldırı altında kalan küçük bir kale gibiydi. Kalktı ve pencereye yöneldi, sazlığa dalmıştı gözleri. Dışarıda yer yer hızlanan, sonra da sakinleşen esintiyle Halveti zikrine benzetti sazlıkları…
İlahi bir davet gibi düşündü bu seyri, kapıya yöneldi, nalınlarını usulca iliştirdi ayaklarına ve yola koyuldu, yaklaştıkça sazlıkların cûş-u hûruşu artıyor, hışırtıları “Hû” nidası gibi geliyordu kulağına. Oracığa, sazlığın hemen yanı başına bağdaş kurdu, sessizce virde eşlik edip, hafif hafif sağa sola salınıyordu.
Ani bir sessizlik… Cezbede teslim olmuş bir ruh…
Dünya durmuştu, sazlık ve zikir de durmuştu. Bir saz, boylu boyunca kucağında yatıyordu…
“Sen bu dünyada öldün, kabrin kucağımdır.”

Şimdi daha iyi kavradı sabah namazından bu yana dilini işgal eden bu sözün anlamını. “Ölen bedendir, ruh kıyamdadır” ilhamı ile ayağa kalktı, sazlıktan kopan boyu da tutup kaldırdı. Sazlığın sessizliği bitmiş, yine kendi telaşesine koyulmuş, hay huyuna geri dönmüştü tıpkı dünya ve ondakiler gibi…
Çok yüksek ve büyük olmayan tek göz odasına, bir öyle, bir böyle uzattı ama nafile, uzun saz boyu sığmıyordu. Belinden çakısını çıkarttı baş saçaklarını ve yapraklarını budadı. Budandıkça soyuluyor, soyuldukça boğumları daha da belirginleşiyordu.
Yutkundu… Adem elması yani gırtlağı, sazlık boğumu gibiydi. Bu benzerlik onu tefekküre sevk edip içten bir Hû dedirtti. Bu vird, telaffuz edilirken, insanın nefes borusundan ciğerine kadar yanması ne tuhaf. Demek nâr da rahmettir cümlesiyle bitirdi tefekkürünü.
Fakir sofrasını şenlendiren dostu Hidayet ziyaretine gelmişti, Allah ne verdiyse beraber oruçlarını açtılar zaman daralmadan önce abdest tazeleyip namaza durdular. Hidayet namazı selamlamış duasını ve tesbihini de bitirdikten sonra dostunun yüzüne bakıp gülümsedi.
– Sakalına aklar düşmüş gardaşım.
O bunu duymamıştı. Hidayet sözlerinin duyulmadığını anlamış, dostunun dalgınlığını merak etmişti ki, göz göze gelince anlatmaya başladı derviş geçen seneki hadiseyi…
Uzun zamandır ardiyede o saz boyu, şimdilerde kuruyup sarardı Hidayet gardaş dedi. Beraber ardiyeye geçtiler, cılız lüküz ışığı altında iyice inceledikten sonra, “Bismillah“ diyerek çalışmaya başladı, yedi boğum saymış, sonrasını kesmişti Hidayet. İlk boğum diğerlerinden daha kısa ancak öteki boğumlar neredeyse aynı boyda. Yutkunduğu o an aklına geldi, ilk boğum…
Zamanla düzgünlüğünü kaybetmiş saz boyunu aleve tutuyor, sonra çekip bastırarak eğriliğini terbiye etmeye çalışıyor, deliklerini boğumların uygun yerlerine açıyor ara sıra da şöyle uzatıp her tarafını kontrol ediyordu Hidayet. Aleve uzaktan tutulan kalınca bir şiş ile içine batırıp sazın içini iyice boşaltıyordu.
– Çay vermeyecek misin bu gardaşına, diye tebessümle sitem ediyordu Hidayet. Tebessümü karşılıksız kalmamıştı, iade-i kalp eyledi.
– Çaya kandı bedenler, yağa doydu kuru kamış, süzüldü yağı, çekildi kanı, yok muydu şimdi anın canı, diye sordu derviş.
– Canı veren Hûdâdır, bundaki aşk ile can kimde vardır?
– Hayat ki; Bir nefes ile var idene bir nefesle varmaktır. Deyiverdi Hidayet.

Sevgili nazını andıran ses, kuru bir kamıştan mı çıkıyor!? Allah-u Ekber. Gözleri kapalı tefekkürüne dalmış, eşsiz güzellikteki Ney sesi onu adeta büyülemişti. Mırıldandığı cümlenin yeni farkına varmış, anlamaya çalışıyordu derviş.

Har’a düçar olanı sakın hor belleme,
Nur içinde gördüğün illa layık belleme

Zihni tefekkürü bittiğinde, bağdaş kurmuş Ney üfleyen dostu Hidayet’i izliyordu. Kucağında, kabrindeki meyyit gibiydi Ney. Derviş yine başa dönmüş o gizemli cümleyi hatırlamıştı,

“ Sen bu dünyada öldün, kabrin kucağımdır “…
Ondan çıkan tek ve gerçek ses, sadece duru bir Hû idi şimdi…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.