Yenilikçi Şair ve Yazar: Baki Ayhan T.

Hocam öncelikle iyi günler. Nasılsınız, iyi misiniz?
Sağ ol iyiyim sen nasılsın? Hoş geldin.

Hoş buldum, ben de iyiyim. Hocam öncelikle okurlarımız da sizi daha iyi tanısınlar diye biraz kendinizden, edebi kişiliğinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Beni hâlâ tanımayan kaldı mı? 🙂 Neyse; kısaca anlatayım. Okumaya ve yazmaya çok erken başladım. İlkokul yıllarıma, hatta 5-6 yaşlarıma kadar iniyor okuma maceram. Yazma ise okul yılları… Malum okullardaki duvar gazeteleri, öğretmenlerin özendirmesi ile işte tabiatla ilgili şiirler yazılar falan. İlk yazılarımın onlar olduğunu hatırlıyorum. Sonra çok iyi bir öğretmenimiz vardı ilkokulda. Bizi sürekli okumaya yönlendiren biriydi. Kendisini elinde kitapla dolaşırken görürdük hep. Onun etkisiyle ilkokulda Kemalettin Tuğcu’ları, Jules Verne’leri, 1001 Gece’leri falan okumuş biri olarak ortaokula başladım. Ortaokulda da çok iyi bir Türkçe öğretmenine denk geldim. O da çok okuyan ve bizi hem okumaya hem yazmaya yönlendiren bir hocaydı. Onun etkisiyle yine sıkı bir şekilde okumaya devam ettim. Sait Faik’ler, Çehov’lar, Maupassant’lar, Orhan Kemal’ler filan o devrede başladı. Ortaokul ve lise yıllarımda iflah olmaz bir Kerime Nadir okuyucusu olduğumu da söylemeliyim. (Hâlâ da okurum, Hıçkırık’ı, Posta Güvercini’ni, Samanyolu’nu tekrar okudum geçen yıl.) Yazmayı da hep sürdürdüm. O yıllarda defterlere yazardım, ona yakın defterim vardır o yıllardan kalan. Şiir, öykü, günlük, deneme kabilinden şeyler. Genellikle Ümit Yaşar Oğuzcan, Kerime Nadir havasında, duygusal şeyler… Onları gördü bir gün öğretmenimiz ve beni daha gerçekçi bir edebiyata, okuma ve yazma anlamında daha gerçekçi bir edebiyata, daha estetik yönü yüksek yazarlara yönlendirdi. İşte o yıllarda başladı ve bugün artık geldiğimiz noktada hem o yılların heyecanını, başlardaki heyecanı kaybetmeden daha hem de biraz daha bilinçli, ne yaptığını bilen eden bir okuyucu ve yazan bir kişi olarak devam ettiriyorum.

Eğitim, okul?…
Eğitimimi liseye kadar Adana’da tamamladım. Üniversite için İstanbul’a geldim, 1985 senesinde. O yıl Milliyet Sanat dergisinde ve hemen ardından da Milliyet Genç Şairler Antolojisi’nde bir şiirim çıktı: “Mandolinli Kız”. Bu, dönüm noktasıdır diyebilirim benim şairliğimde. Zaten hani İstanbul üniversite okumaya gelmesem de geleceğim bir yerdi. Öyle düşünüyordum. Çünkü bütün edebiyat çevreleri burada, dergiler, yayıncılık işleri burada. O tarihlerde şimdiki gibi internet filan yok. Şimdi Türkiye’nin en ücra köşesindeki biri pat interneti açıp dergileri okuyabilir, görebilir, şiir yollayabilir, canlı röportajlar yapabilir, tartışmalara katılabilir. Facebooktan, twitterdan… O tarihlerde böyle şeyler yoktu. Bir dergiyi görebilmek için abone olmak zorundaydın, Adana büyük bir şehir, kültürel hayatı da çok zengin olmuştur hap ama orada bile pek çok dergiye ulaşmak zordu 1980’lerde. Öyle başladı ve İstanbul’un bu işin merkezi olduğunu bildiğim için illa ben İstanbul’a gelecektim zaten. Üniversite eğitimi de sebep oldu buna. 85’te bir geldim, geliş o geliş, bir daha da Adana’ya dönmedim zaten. Zaman zaman ziyaretler dışında, İstanbul’da devam ettim hayata. Tabii buraya gelmiş olmak, dergi çevrelerine girmek, yazarlarla şairlerle buluşmak, bu işin eğitimini almak, şu anda içinde bulunduğum üniversitede bana çok şey kattı. Bilhassa mezuniyetten sonra 90’lardan sonra işte matbuat çevresine, dergi çevrelerine biraz daha fazlaca girdim. Oradaki yazarlarla şairlerle daha yakından tanıştım. 90’lardan sonra biraz daha ciddi bağlamda işin içine girdim diyebilirim.

Geçen hafta da “Profesör” unvanı almışsınız. Öncelikle Kadran ekibi olarak tebrik ederiz.
Evet, öyle oldu. Çok teşekkürler. “Hafta-yı devriyesi” diyorum soranlara, eskiden “Sene-i devriyesi” filan gibi laflar vardı. Geçen hafta salı günü bu saatlerde oldu. Zaten bir yıldır beklediğim bir şeydi aslında. Bir aşamanın sonucu oldu bu. Bakalım, bundan sonra da geçmişte olduğu gibi yazmaya okumaya ders vermeye ruh ve beden sağlığımız yerinde olduğu sürece devam ederiz.

Gördüğümüz kadarıyla da gittikçe yükselen bir mesleki hayatınız var. Bu yükselişi nelere borçlusunuz?
Çok okumaya. İnan, sadece bu, çok okumaya ve yapılan işe saygı duymaya. Yapılan işe saygı duymak ise mesleki dürüstlük istiyor. Ben öğrenciyken de öğrenciliğimden sonra da kötü olana kötü, iyi olana iyi demeyi her zaman başarmış bir insanımdır. Kötüyse kötü diyebilmek lazım bir şeye, iyiyse de özendirme yolunu açarak iyi demek lazım. Bu dürüstlük, bu ahlaki tavır sizi iyi bir yere getiriyor. Öteki türlü benim arkadaşımdır, dostumdur, öğrencimdir, hocamdır diye kötü olana da iyi dediğiniz zaman ya da art niyetle sırf aranızdaki kişisel husumetten ötürü öğrencinizin, arkadaşınızın, meslektaşınızın yaptığı bir işe, iyi olan bir işe kötü dediğinizde olmuyor o. Çünkü iyi ya da kötü eninde sonunda karşılığını bulur. Sizin kötüye iyi, iyiye kötü demeniz bir şeyi değiştirmiyor. Sizi kötü, adaletsiz, dengesiz bir insan yapıyor sadece. Benim öğrencilerime de genç meslektaşlarıma da ilk tavsiyemdir bu. Ben her zaman öyle davrandım ve bunun çok yararını gördüm. Yani bu ahlak, düzgünlük, yanı sıra da çok okumak bu işin temelidir. Düzgün ahlak derken günlük hayattaki ahlakı kastetmiyorum. Akademik ahlakı ve şairlik ahlakını kastediyorum. O da nesnel davranmaktan, hakbilir olmaktan, terazinin hilesiz olmasından geçiyor. Ve çok okumak, çok okumak, çok okumak… Nasıl ki bir boksör kendi mesleğinin üst zirvelerine ulaşabilmek için gece gündüz antrenman yaparak çalışıyorsa, sağlığına dikkat ediyorsa; bir otomobil sürücüsü otomobil yarışlarına hazırlanan biri nasıl titiz şekilde çalışıyorsa, hani virajları dönmek, vitesi artırmak, vitesi düşürmek… Bütün bunlar artık sezgisel bir hale geliyor çalıştıkça. Bizim mesleğimiz de böyle ve bu işin sırrı çok okumakta, yenilikleri takip etmekte, güncel dergileri, güncel tartışmaları takip etmekte yatıyor. Ben her zaman bunun içinde oldum. Yani ilkokul ortaokul yıllarımdan bu yana sürekli olarak kitap okuyan biriyim. Hâlâ çantamda bir-iki kitap olur bir yerlere gider gelirken. Masanın hâlini zaten görüyorsunuz! Mesleki başarımı buna borçlu olduğumu düşünüyorum. Bu öyle gizemli hâlleri olan esrarlı bir durum değil yani, böyle davrandığınız zaman karşılığını mutlaka alırsınız.

Yenilik dersek, sizin de “Soylu Yenilikçi Şiir” diye isimlendirdiğiniz bir manifestonuz var. Bize bundan biraz bahsedebilir misiniz?
Manifesto öncesinde, Hileli Anılar Terazisi adındaki ilk kitabımı yayımlamıştım 2001’de. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan beri bende yaşayan imgelerin şiirleri vardı bu kitapta. Çok özel bir kitaptır benim için. Şiir sanatından ziyade ruhta var olan şiirin sayfaya düşmesidir o kitap. Yeniliğe gelince… Yenilik edebiyatın sanatın olmazsa olmaz özelliklerinden… Her dönemde, özellikle XIX. yy.’dan sonra, kaydını da düşelim, böyledir bu. Önceki dönemlerde, klasik dönemlerde çok yazarlar şairler sanatçılar yenilik üzerinde çok düşünmezlerdi. Daha çok, var olanı sürdürme veya geleneğe bağlı olma anlamında şairlik ederlerdi. XIX. yy.’dan, Romantizmden sonra, başka bir ifadeyle modernizmin başlamasından sonra yenilik önemli oldu. Belli dönemlerde edebiyatın, sanatın ruhunu güncellemek, yeniliklere kapı açmak gerekiyor. Benim o manifestoyu yazdığım dönemde de, 2003 yılında yayımladım ben onu, kendi çıkardığım dergide Budala’da (şiir ağırlıklı edebiyat dergisiydi) yayınladım. O yıllarda tek tip bir şiir yazılmaya başlanmıştı. Bu işte yer altı şiir, underground şiirdi, sonraları da ortalığı deneysel şiir denen kelime oyunları sarmıştı. Hâlbuki Türk şiirinin ana damarı her zaman lirik şiir olmuştur. O biraz unutulmaya yüz tutmuştu. Ben onun savunmasını yaptım soylu yenilikçilik derken. Hem bir soyluluğu var, sembolist şiir üzerinden imge şiirine bir bağlılık var. Lirik şiire bir bağlılık var. Soyluluk öyle bir soyağacını çağrıştırıyor. Seçkincilik ise sözcük seçimlerine varıncaya dek şiirin yüksek bir sanat oluşunun altını çiziyor. Yenilik dediğim de gündemde var olan ve çok düşük seviyede olan şiiri silip onun yerine modern-yeni ruhu olan şiiri tekrardan yükseltmek yüceltmek amacıydı.

Yenilik deyince eskiden var olandan farklı, bambaşka bir şey gelmişti aklıma.
Esasında öyledir. Çok farklı şeyler yaptım tabii ki orada. Mesela yeni bir biçim geliştirdim. İki kitaplık şiir yazdım o aşamada: Uzak Zamana Övgü, Fırtınaya Hazırlık. İki kitaptaki bütün şiirler tek bir biçimde yazılmıştı. İlk bölüm tek dize, ikinci bölüm iki dize, üçüncü bölüm üç dize, dördüncü bölüm dürt dize, sonra tekrardan üç iki bir diye azalıyordu.: 1+2+3+4+3+2+1 şeklindeydi dize kümelenişleri. Buna da “Simetrik Yapı” adını verdim. Bu, Türk ve dünya edebiyatında kullanılmış biçimlerin birleşimiydi. Daha önce bu şekilde kullanılmış bir biçim değildi. Bir kere biçimi tamamen değiştirdim o yıllarda ben. Bunu yapmamın sebebi de aşırı serbest biçimlerle yazılıyordu şiir. Yani söylenen her şeyin, rastgele yazılan her şeyin şiir olduğu düşünülüyordu. Biçim kaygısı yoktu şairlerimizde. Çalakalemdi yazılanlar… Hayır, öyle olmamalıydı; şiirin belli bir biçime oturması, belli bir ritme sahip olması, şiirin kendisinde bu var çünkü. Onu tekrardan hatırlatmak manasında böyle bir şey yaptım. İçerik olarak da bazı sözcüklerin seçiminde, şiire girmemesi gereken kelimeler diye küçük bir liste yaptım. O dönem içinde dönemin şiirini eskiten, yeni şiire kapı açan bir özellikti. Asıl vurguladığım şeylerden biri de, XXI. yy.’ın başlarından itibaren Türkiye’de çok tartışılan postmodern anlayışa karşı olmaktı. Asıl vurguladığım şeylerden bir tanesi de buydu. Çünkü postmodernizmin başta roman olmak üzere, edebiyat türlerini, sanat türlerini yüzeyselleştirdiğine, edebiyatı basitleştirdiğine inandım her zaman. Şiir derin bir sanat ve ben postmodernizmin şiire uğramaması yönünde ciddi çaba harcadım. O bildiride ve bildiriden sonra da açılan tartışmalarda ve yapılan dosyalarda bunu her zaman, yıllardır dile getirdim.

Bahsettiğiniz “simetrik yapı” o iki kitaptan sonra yayımladığınız Kopuk isimli kitabınızda değişmiş, daha serbest bir hâl almış?
Evet, Uzak Zamana Övgü’de ve Fırtınaya Hazırlık’ta simetrik yapıyı kullandım ama iki kitap yeter diye düşündüm orada. Yani sadece o görüşü savunmak, ispatlamak ve bir devri kapatmak manasında oldu bu. Ömür boyu aynı biçimde yazamazsın, biçime o kadar bağlı olan Divan şairleri dahi sadece tek biçime bağlı kalmadı, gazel yazdı, kaside yazdı, rubai yazdı, mesnevi (bir çeşit roman) yazdı. Tanzimat şairleri de aynı, Servet-i Fünuncular da aynı. Biçimler bize çok şey söyler ama aynı biçimlere sadık kalmak aynı biçimi XXI. yy.’da aralıksız sürdürmek benim gibi yaşı genç olan bir şair için sınırlı bir şey. İki kitapla onun misyonunu tamamladığını düşündüm. Kopuk’la birlikte tekrar serbest teknikle yazmaya başladım. Amacına ulaşmıştı çünkü o iki kitapla.

Şiir demişken; denemelerinize baktığımızda, Kırmızı Kalem Kutusu adlı kitabınızdaki notlarda ve söyleşilerinizde, şiirde gelenek konusu derken sadece Divan edebiyatının gelenek olarak görülmesine kızdığınız fark ediliyor. Burada kızdığınız konu Divan edebiyatı geleneği mi yoksa sadece onu gelenek olarak görenler mi?
Tabii ki öyle düşünenlere kızıyorum. Türk edebiyatı çok geniş bir alan. Divan edebiyatının yanında bir kere kocaman bir Saz şiiri geleneği var. Onun dışında şu an Tanzimat bir gelenek, Servet-i Fünun bir gelenek, Garip akımı ve İkinci Yeni de geleneğe dâhil. Tabii ki de Divan edebiyatı zamanında benim de ilgi alanımda oldu. Bir vakitler çok okumuşumdur Fuzuli’leri, Bâki’leri, Nedim’leri… Günümüze bakarsak geleneğin tek boyutlu, tek tip olmadığını görürüz. Herkes istediği geleneği, kendine uyanı alıp yazabilir. Bunun tek bir gelenekle kısıtlanmasını yanlış görüyorum.

Daha güncel konulara gelecek olursak… Günümüzde biraz da moda hâline gelen dergi ve kitap yayıncılığının kâr ve popüler olma üzerine bina edilmesi sizce tehlikeli bir durum mu yoksa avantaj mı?
Bunun bir tehlike olduğunu söyleyemem. Avantaj mıdır orasını da bilemem. Edebiyatın iki sahası var: Biri piyasası biri de asıl kendi dünyası. Piyasaya baktığımızda çok fazla popüler edebiyat kitabı, dergisi var. Kafa, Manto, Palto, Masa, Kasa, Kafka vs. Bunlar her şeyin kolayını arayan yeni nesil tarafından çok okunuyor. Popülist romancılar da çok okunuyor: İşte Ahmet Ümit’ler, Altan’lar, Ayşe Kulin’ler, Elif Şafak’lar, Hikmet Anıl’lar vs. vs. Bu ne kadar genişlerse genişlesin edebiyatın kendisine, dünyasına zarar veremez. En azından ben yaşadığım sürece! Amansız düşmanlarıyım! Tehlike şurada: Klasiklerin hiç olmazsa üçünü-beşini okumamış yeni nesil her okuduğunu edebiyat sanıyor, bunları yazar, şair sanıyor! Yine de ben yeterince edebiyat ve hayat deneyimine sahip biri olarak şunu söylemeliyim: Popüler yazarlar bir zaman sonra unutulur. Bir zamanlar da Oğuz Özdeş’ler, Esat Mahmut’lar, Feridun Fazıl’lar çok meşhurdu mesela. Ama şimdi bunların adını hatırlayan bile yok! Günümüzde hele ki bazı kitaplar öyle bir hâl aldı ki, bakkala-manava kadar düştü kitaplar, dergiler. Bakıyorsunuz domates, salatalık, bir Ahmet Ümit romanı. Soğan, sarımsak, maydanoz, bir Elif Şafak veya Ahmet Altan romanı, Hikmet Anıl kitabı tezgâhta. Bu durum edebiyatın kendisinden bir şey götürmez bu piyasadır. Ama korkum o ki, tekrar söyleyeyim, yeni nesil onları edebiyat zannederek yetişiyor, yetiştiriliyor.

Hocam, demin bahsi geçti, Kırmızı Kalem Kutusu (hayata ve edebiyata dair notlar) adlı kitabınızı okudum. İçinde birbirinden bağımsız bir sürü not vardı uzunlu kısalı. Sonra böyle bir kitabın adının neden böyle koyulduğunu düşünürken bir notunuzla karşılaştım; “Bir gün benim de içinde kırmızı geçen bir kitabım olsa diyerek”. Bu şekilde başlayıp isminde kırmızı geçen kitaplardan sıralamışsınız. Acaba ismi nerden geliyor öğrenebilir miyiz?
Kırmızı en başta tutkunun rengidir. Benim en sevdiğim renktir. Bu yüzden adında kırmızı geçen kitaplara hep ayrı bir ilgim olmuştur. Kitap hazırdı, notları toparlamıştık, yayına gidecekti. Geriye başlık ve kapak kalmıştı. Kırmızı kalem kutusunun hikâyesi şöyle: Bir kalem kutusu almak için Kadıköy’de eski eşyaların satıldığı bir sokak var, oraya gittim. Çok severim orayı. Hâlâ daha haftada bir-iki gün uğrarım oraya. Kitapçıları dolaştım bir süre; baktım, hiç aradığım şekilde bir kalemlik bulamadım. Hep daha yeni, teneke, çocuksu şeyler vardı. Sonra bir tezgâhta kalem kutusu sandığım bir şey buldum çok beğendim. Kırmızı olması da ayrıca hoşuma gitmişti. Aldım ve kullanmaya başladım. Bir gün bir arkadaşım gördü; dedi ki “o ne”, ben de “kalem kutusu” dedim. Bana onun “gözlük kutusu” olduğunu söyledi. Ama ben onu kalemlik sanmış ve o niyetle almıştım, bu değişemezdi. İşte kitabın kapağına o kalemliğin resmini koyduk. Adı da buradan geldi.

Hocam peki yazılarınızda, şiirlerinizde etkilendiğinizi düşündüğünüz şairler veya akımlar var mı?
Bizzat şu şairden veya şu yazardan etkilendim diyemem. Usta olarak gördüğüm biri var diyemem. Zaten o usta-çıraklık ilişkisi, eskiyi devam ettirme ilişkisi eskide kaldı, bana terstir. Ben, benliğe ve benlikçiliğe çok önem veririm. Kendi benliğini, varoluşunu gerçekleştirmeden göçüp gidenlerin boşa yaşadığını düşünürüm. Etkilenmeye gelince… Sevdiğim şairler var elbette. Daha önce de söylediğim üzere, Divan edebiyatını, Saz şiirini okudum, kendi kuşağın içinde Avrupa edebiyatını en iyi bilenlerden biriyim diyebilirim. Petrarca, Baudelaire, Rimbaud, cummings, Char, Rilke, Mayakovsky, Aragon, Eluard vs. vs. Bizden Haşim, Edip Cansever, Dıranas, Tanpınar, Tarancı vs. vs. Kısaca söyleyeyim: Benim klasiklerim diyebileceğim şairler sembolistlerdir; modernlerim ise üstgerçekçiler ve İkinci Yenicilerdir. Yine de usta-baba figürü yoktur bunlar arasında benim için.

Ülkemizin saygıdeğer, kültürel zenginliği olan şehirlerden bir tanesi olan Adana’dan gelen biri olarak, taşra edebiyatı dediğimiz Halk şiir geleneğinden etkilendiğinizi düşünüyor musunuz?
Hayır, hayır! Ben daha on iki yaşımda Baudelaire okumuş bir insanım. Daha o yaşlarda Avrupa şiirini, el yordamıyla da olsa modern şiiri tanımış biri zaten halk edebiyatına yönelmez. Severim, saygım vardır. Ama bana göre değil. Mesela Karacaoğlan, hayranımdır kendisine. Orası ayrı. Baktığımızda zaten taşradan büyük edebiyat çıkmaz. Bu yüzden etkilendim diyemem.

DEHLİZ
sizi
ateşli bir uyku gibi uyudum önce
rengini şaşırmış
aşk kırmızısı bir gül penceremde

sonbahar
bol bir yüzük gibi fırladı parmağımdan
çarptı bütün köşelerine
bin köşeli aşk ikliminin

‘aşk imiş her ne var âlemde’
aşkın bu âlemde yok pusulası
ateşli bir uyku gibi uyurken sizi
tarihin dehlizlerinde

SEVGİLİM, ÇOCUKLUĞUM
bakışların terk edilmiş bahçeler gibiydi
sevgili çocukluğum
sevgilim, çocukluğum benim
başımdan atamadığım paslı bir taçsın
dallarında korkuyla gezindiğim tekinsiz bir ağaç

uykuların tedirgin yolculuklar gibiydi
hiçbir yere gitmeyen bir trenin penceresinde
kendini derin kuyulara hapsettin
yağmur kuşlarının gökkuşağına sürtünmesiydi
aramızda uzanan sessizliğin

anılarını unutmaya kararlı bir sarrafın
uğradığı haksızlıkları bağışlaması gibiydin sen
sevgili çocukluğum benim,
sevgilim, çocukluğum
bu bulanık suyla birlikte yaşamak zorundasın
kime ne
hangi hayatın kaçıncı sayfasında kaldığın

DERİN GÜRÜLTÜSÜZLÜK
sakin olmayı öğrendim senden
duru sulara bakmayı
bir ermiş gibi pas tutmuş kapıların ardında
kendimle buluşmayı

sessiz kalmayı öğrendim senden
sevinçlerde ve büyük acılarda
yerine ulaşmayan bir mektup gibi
kendime dönmeyi

soruları cevapsız bırakmayı öğrendim senden
bir budala gururuyla dolaşmayı anılarda
yeri unutulmuş,
hiç umulmayan bir yerde bulunmuş
yanlış ağaçlarda bitmiş yapraklar gibi
yabancılaşmayı

zamanı hissetmemeyi öğrendim senden
küçük hırçınlıklarına yenilirken insanlar
sessizce girdim ve öyle çıktım içinden
ateşler içindeyken
yangınları içerken susuzluğumda

bu derin gürültüsüzlük
senden

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.