ŞAİR YÜREKLİ YARA: Nazım Hikmet

Tarih bazı insanları altın harflerle yazarken, bazı insanların da üstünü çizer. Cumhuriyet tarihinde üstü çizilen çok insan varken, unutulmaz sanatıyla adı altın harflerle yazılan büyük sanatkârlar da vardır. Nazım Hikmet işte bu altın siluetlerden biridir. Bu yazımızda onu, önyargılardan ya da ön kabullerden azade olarak, yalnızca sanatıyla değerlendirmeye çalışacağız.

Günümüzde birçok insan, edebiyatımıza serbest vezni Garip akımının mensuplarının kazandırdığını zanneder. Oysa serbest veznin ilk uygulayıcısı ve iyi bir teşbihle “babası” Nazım Hikmet’tir.

Nazım Hikmet, 1902 yılında Selanik’te dünyaya geldi. Henüz ortaokul yıllarında denizciler için   yazdığı bir şiirini, dönemin en kudretli şahsiyetlerden Cemal Paşanın beğenmesi üzerine Bahriye Mektebine alındı. Burada, şiire kabiliyetini geliştireceği uygun bir zemin bulmuştu. Düşünün ki hocalarından biri Yahya Kemal idi. İşin ilginç yanı ise daha sonraları “putları yıkıyoruz” diyerek büyük bir dil kavgasına tutuştuğu insanların en önemlilerinden biri de aynı Yahya Kemal’dir.

Okulundan mezun olduktan sonra görev aldığı askeriye içerisinde fazlaca tutunamadı büyük şair. O, başka bir iklimin, başka bir sahanın insanıydı. Arayışlarının özeti üslup ve siyaset üzerine yoğunlaşmaktır denebilir. Ülke büyük bir buhranın içine düşmüş, hem özgürlükler hem de vatan elden gitmişti. Böyle bir ortamda siyaset, tüm kalem erbabının temel esin kaynaklarından elbette biri olacaktır. İlk şiirlerini hece ölçüsüyle yazan mavi gözlü devin, üslup arayışında olduğunu bu eserlerinde görmek mümkün aslında. Diğer hece şairlerinin aksine, konuları işleyişi ve dili kullanış şekli gerçekten çok farklıdır. Ancak hecenin anlatımını sınırlandırması, anlatmak istediği şeylerin yoğunluğu düşünüldüğünde Nazım Hikmet için bir sorun olarak görülmesine de yol açmıştır.

Henüz 1921 yılında Moskova’ya giden şair ceketli çocuk, Bolşevik devriminin ilk yıllarına tanık olmuş, aynı zamanda Mayakovski’nin şiirleriyle de tanışma fırsatı bulmuştu. İlk olarak duvarlardaki ilanlarda gördüğü bu şiir tarzı, onda derin bir etki bırakmış ve şiirdeki yol haritasını, tıpkı siyasi hayattaki yol haritası gibi, çizmesini sağlamıştı. İlk şiir kitabını da Moskova’da aynı yıl sahneleme fırsatı bulmuştu. Aynı yıl yurda dönen genç Nazım, yayınladığı şiirlerindeki ve yazılarındaki ifadeler sebebine 15 yıl hapis istemiyle yargılanmaya başlayınca, yeniden Moskova günleri başlamış oldu.

Dört yıl sonra af kanunundan yararlanıp yurda döndüğünde, birikimini sahaya sürme vakti gelmişti. Resimli ay dergisindeki yazıları ve polemikleri büyük ilgi uyandırdı. Peyami Safa ile giriştiği kavga, her iki şahıs için de devasa eserlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu günün gazete polemikleri gözlüğünden, o günün polemiklerine bakıldığında inanılmaz bir dil kullanıldığını söylemek gerekir. Ustaca kinaye, ironi ve ifadelerin yanı sıra, çok büyük hakaretlerin de havada uçuştuğunu aktarmamız icab eder. Dönem, tüm dünyada kavga dönemidir. Nazım Hikmet’te bu dönemde, denebilir ki hemen herkesle kavgaya tutuşmuştu. Bir yandan Yahya Kemal’le kalem mücadelesine giriyor, diğer yandan Ahmet Haşim’e salvolarda bulunuyor, dönemin siyasetçilerine ve düzenine de verip veriştiriyordu.

Birçok şehir efsanesine kaynaklık eden, Piraye Hanımla evliliği de işte tam bu döneme denk gelmektedir. Bu, Nazım Hikmet’in üçüncü ama en bilinen evliliğidir. 1938 Yılında, askeri, üstlerine isyana teşvik suçlamasıyla yargılandı ve 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tam 12 yıl süren hapishane hayatı boyunca yazmaya, davası adına mücadele etmeye devam etti. Bu dönemdeki eserlerinin bir kısmını müstear isimlerle yayınladığını görüyoruz. Şiirindeki coşkunluk, hayatındaki fikir seliyle birleştikçe büyüdü. Ancak mevcut şartlar altında ülkeden ayrılması gerekiyordu. 1950 Yılında, gizlice Moskova’ya gitti. Hayatının sonuna kadar da burada memleket hasretiyle yaşamaya mahkum olmuştu. 1963 Yılında hayata gözlerini yuman, büyük kavgaların yalçın silahşörü, bu gün hâlen edebiyat dünyamızı etkilemeye devam etmektedir. Ünü, ülke sınırlarını aşan bu büyük kalem için, ölümünün ardından Aragon ve Jean Paul Sartre gibi dünya edebiyatının dev isimlerinin övgü dolu sözler söylemesi bir yana, 2002 yılının, UNESCO tarafından “Nazım Hikmet yılı” ilan edilmesi bile, onun muhteşem sanatkârlığının kanıtıdır.

Çoğu zaman, düzyazısı, şiirlerinin gölgesinde kalmıştır denebilir. Sağ kesimin dev kalemi Necip Fazıl’ın şiir ekolünün, aynı kesim tarafından devam ettirilmediğini nasıl söyleyebiliyorsak, aynı şeyi Sol fikriyatın zirvesi olan Nazım Hikmet için de söylemek mümkündür. Şiirlerinde ölçüden vazgeçmesine karşın, kafiyeyi bir ahenk unsuru olarak gören gurbetin şairi, mısra mısra şiir işçiliği de yapıyordu. Şiirlerinin çoğunda, mısra bazlı sanatsal söyleyişten vazgeçmedi. Toplum için sanat ilkesine bağlı kalmasına karşın, sanatsal söyleyişten ödün vermemesi, şiirlerindeki temaya ve anlam bütünlüğüne sadık kalışı, hitaplarındaki coşkuyla devam eden tekrarlamaları, onun kalem kudretinin temel öğeleridir. Zaman zaman, fütürizmden etkilenen şiir tarzında, arayışlarını da asla bırakmadığını görüyoruz. Edebiyatımıza mekanik-robotik- tarz şiiri getiren de yine Nazım Hikmet’tir. Ancak bu konuda başarılı olduğunu söylemek imkansıza yakındır.

Şiirin dışında yazdığı eserlerin bir kısmı, para kazanmak için aceleyle ve takma isimlerle yayınlanmış kitaplardır. Koca Çınar’ı bu eserlerini baz alarak eleştirmek, onun kalemine de bir saygısızlıktır aslında. Nazım Hikmet’in nesrini değerlendirmek için en önemli ölçüt “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” isimli romanıdır. Romanın başkahramanı olarak kendisini anlatan şair, şiirlerindeki ustalığını, kurgu yeteneğini ve coşkun söyleyişini bu eserine yansıtmayı başarmıştır. İlk yayınlandığında “Romantikler” ismiyle okuyucusuna sunulan bu kitap, romantik savaşçıların acı dolu yaşantısına dokunuşlarla doludur. Aynı zamanda yazarın son eseri ve otobiyografisi de sayılan bu roman, nedense günümüzde unutulmaya yüz tutmuş durumdadır. “Kan Konuşmaz” İsimli romanı da oldukça güçlü bir kitaptır. Osmanlının Tanzimat sonrası döneminin iyi işlendiği bu eser, yazıldığı dilin ağırlığına rağmen oldukça derin bir mana kültürüne sahiptir.

Nazım Hikmet, ne bir vatan hainidir ne de eleştirilemeyecek bir put. O, devasa bir sanatkar, sarsılmaz bir mücadele adamı, aşık bir yürek ve kanayan bir yaradır. Sanatını anlatabilmek için cilt cilt kitaplar yazmamız gereken bu büyük kaleme çok şey borçluyuz ve ondan alacağımız daha çok şey var. İdeolojilerden arındırılmış bir zihinle, ulaşılması son derece güç olan bu zirveye ancak yaklaşabiliriz.

Uğurlar ola mavi gözlü dev! Uğurlar ola Şair yürekli yara! Uğurlar ola sarışın kahraman!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.