YALNIZ ADAM : MEHMET AKİF ERSOY

Her devir, kendi şairini ve dâhisini üretir. Fikri ve manevi hayatın zirvelere ulaştığı dönem, Mevlana’yı, Yunus Emre’yi ve Fuzuli’yi üretmiştir. Osmanlı’nın duraklama devri, lale devrini ortaya çıkarmış, çöküş dönemi ve Fransız İhtilal’i, Servet-i Fünun ile Fecr-i Ati’nin doğumunu sağlamıştır. Her dönem de bir sonraki dönemi az veya çok etkilemiş ve bir deneyimler süreci olan edebiyatımız, farklılaşarak gelişmiştir.

Tarihimizin en zor ve en kanlı dönemi ise edebiyatımızın en büyük çığlığının doğumuna vesile olmuştur. 1873 yılında İstanbul Fatih’te dünyaya gelen Akif, sağlam bir dini eğitim almış, Arapçanın yanı sıra Farsça ve Fransızcayı gayet mükemmel derecede konuşan, hafızlığını altı ayda tamamlayan bir bilgi aşığıydı. Spora olan ilgisi daha gençlik yıllarında ortaya çıkmıştı. Güreş, gülle atma, yüzme ve yürüyüş yarışmalarına katılacak kadar sporcuydu. Rivayet odur ki; Mehmet Akif bir gün, bir arkadaşıyla Üsküdar’da buluşmak üzere randevulaşır ancak o gün büyük bir fırtına İstanbul’u esir alır. Hiçbir sandalcı denize açılmak istemeyince Akif, çaresizce boğazın sularına atlar ve karşıya yüzerek ulaşır. Lakin, Akif’in arkadaşı, ‘’bu havada buraya gelemez’’ düşüncesiyle randevu yerine gitmez. Yine rivayet odur ki; Akif bu olaydan sonra bir süre arkadaşıyla konuşmamış. Hakkında naklettiğimiz bu hatıra hem onun sporculuğunun hem de akıllara durgunluk veren sağlam karakterinin bir göstergesidir.

Ziraat ve Baytar mektebini bitiren Akif, mezun olduğu okulla dalga geçenlere ‘’bir yeriniz mi ağrıyor’’ diyecek kadar hazırcevaptır da. 1913 Yılına kadar memuriyet görevini ifa etti büyük şair. Ancak ne yaparsa yapsın, ruhunda kopan fırtınalara kayıtsız kalamazdı.

“ Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.”

Bu mısralar, onun içinde boy veren büyük tufanın dışa vurumu aslında. Zaman zaman bu büyük tufan, bir ümitsizlik ve ıstırapla kendini gösterir;

“ Ölüm var, kurtuluş yok, sâhil-i imdâd uzaklarda;
Demâdem rûh titrer, korkudan donmuş dudaklarda.”

İşte bu ve bunun gibi büyük buhranlar, aruzun sultanını gün be gün esir ediyordu. İlk şiirleri meşhur Servet-i Fünun dergisinde yayınlandı. İkinci Meşrutiyet döneminde ‘’Sırat-ı Müstakim’’ ve devamı mahiyetinde ‘’Sebilür-Reşad’’ dergilerini çıkardı. Bu dönemdeki politik duruşu, 2.Abdülhamid’e karşı muhalif bakışı ve İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olması nedense hala daha, edebiyattan zerre nasibi olmayan bir kısım sığ ve kerameti kendinden menkul kafalarca acımasızca eleştirilmektedir. Akif’i, küfürle, mason olmakla ve münafıklıkla itham eden çağımızın küfürbazlarının, bu büyük mütefekkirden zerrece nasiplenme ihtimalleri yoktur. Mehmet Akif, öylesine hüsranlı bir devirde yaşamıştır ki; onu, bugünün şartlarında,sıcak koltuklarında, koca koca laflar eden ufak tefek beyinciklerin anlama ve objektif bir şekilde irdeleme ihtimali gerçekten imkansız. Her şeyden önce bu büyük şair aynı zamanda iflah olmaz bir özgürlükçüdür.

“ Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!”

Diyen bir yüreğin, hiçbir baskıyı ve baskıcı otoriteyi kabul etmesi mümkün değildir. Onun bu karakteri, tüm hayatını sefalette, sürgünlerden sürgünlerde geçirmesine sebep olmuş ki; İnandığından gayrısına itaat etmeyen herkesin, her zaman kaderi budur. Bu kadere tüm tarih şahittir.

Öyle bir dönemin evladıdır ki Akif, düşüncenin dahi çıldırdığı bir mezalim her yanda kol gezmekteydi. Kimileri, şiirlerinde teşbih ve hayalin azlığından hareketle onun şiirine taarruz etmekten çekinmemekte. Oysa yaşanılan dönemin fotoğrafını çekmek, hiçbir sanatkârın ulaşamayacağı bir gerçeklik şaheseridir. Ne diyordu Akif;

“Ne gördün, Şark’ı hep gezdin? » deyip sor. Gördüğüm: Yer yer
Yıkılmış hânümanlar; devrilip gitmiş hükûmetler;
Serâb olmuş kanallar; dümdüz olmuş bürc ü bârûlar;
Dökülmüş âbrûlar; habsedilmiş zinde bâzûlar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; coşmayan kanlar;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Kasap görmüş koyundan beş beter yılgın cemâ’atler;
Tezellüller, tazarru’lar, esâretler, şenâ’atler;
Örümcek bağlamış tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;
«Gazâ» nâmıyla dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Mesâîsiz sabahlar; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar! …”

İşte böyle bir dönemi yaşayan, vicdanı olan hangi yürek hayalle, teşbihle, sanatsal oyunlarla ilgilenecek vakte sahip olabilir ki? Üstelik, onun kalem kudretini muarızları dahi yaşadığı devirde çaresizlikle itiraf etmişlerdir. Tevfik Fikret’ten Mithat Cemal’e, Nazım Hikmet’ten Neyzen Tevfik’e kadar birçok şair, onun sanatının büyüklüğünü takdir etmiş iken, bugünün üç beş serserisinin alçakça alaylarının ne kadar sefil olduğunu siz değerli okuyucunun idrakine bırakıyorum.

Cumhuriyetin ilanından evvel ilk mecliste Burdur milletvekilliği yapan Akif, milli mücadeleyi yöneten kahramanlardan da biridir. Çanakkale savaşını, adeta bir film şeridinden bizlere izletiyormuşçasına yazdığı ‘’Çanakkale Şehitlerine’’ şiiri, edebiyatımızın en büyük savaş destanlarından biridir ve belki de birincisidir. İki yüz elli bin şehidin ruhuna hitap eden bu satırlar, mersiyelerin ulaşamayacağı bir çığlıktır aslında;

“Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!”

Bu gün dahi, değişen dil yapısına rağmen insanın içini titreten bu mısralar, Türk tarihinin en gür sedalarındandır. Bülbül şiiri, Bursa’nın işgal edildiği haberini alan Akif’in, odasına kapanıp, kanlı gözyaşlarıyla hüsranını kâğıda nakşettiği bir hicran mektubudur. Aynı zamanda, şiirini manzum nesir diye aşağılamaya çalışan şiir fukaralarının yüzüne, imgelerle vurulmuş bir Osmanlı tokadıdır.

“Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!”

Bülbül metaforunun, Leyla metaforuyla beraber okunduğunda daha da etkili olması, şiirin gerçekliğin saf kılıcıyla, okuyanın kalbine saplanması sonucunu beraberinde getirir;

“Cemâ’atler kölendir: Kâ’be’ler haclen… Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ’dan.”

Bu büyük intizar mı yoksa beklenen sevgilinin gelmemesi mi büyük bir tufandır? Sevgiliye kavuşamamak mı mezaristana dönmüş vatanı kurtaramamak mı daha büyük bir yürek yangınıdır? Kısacası, kurgudan melal mi acıdan feryat mı daha saf bir şiirdir?

Akif, İstiklal Marşı’nın ödül parasını hayır kurumuna bağışlayacak kadar idealist, fakirlik içindeyken ölen arkadaşının çocuklarına bakacak kadar hayırsever, Kuran tefsiri yazacak kadar âlim, her türlü bağnazlığa karşı duracak kadar aydın ve hiçbir zulme sessiz kalmayacak kadar da yiğittir. Bakmayın, İstiklal Marşı’nı o yazmadı diyen saçmalama şampiyonlarının hezeyanlarına, İstiklal Marşı’nın şairidir o. Bakmayın, o masondur diyen müptezellerin zırvalarına, İslam’ın muazzez kürsüsünün şairidir o. Bakmayın, Allah’a isyan etti diyen akait fukaralarının, tecahül-ü arif cahillerinin safsatalarına, Müslüman oğlu Müslüman bir şairdir o.

27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat eden bu yalnız adam, öldükten sonra ardında dünyalık namına bir şey bırakmadan ebedi yurduna intikal etmiştir. Ruhunun önünde kalemlerimizin saygıyla eğildiği aruzun şairine, vatan şairine,İslam şairine Fatiha’larımızı nurdan bir buket olarak gönderirken “Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın”  duasına milyonlarca kez amin diyoruz.

“Beni rahmetle anarsın ya, işitsen, bir gün,
Şu sağır kubbede, haib, sesimin dindiğini?
Bu heyulaya da bir kerrecik olsun bak ki,
Ebediyyen duyayım kabrime nur indiğini.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.