HÜKÜMSÜZ SEVGİLER

18 Kasım… Her şeyden kaçmak istese de başaramıyor hatta kimi zaman kendisinden bile kaçıp intihar etmeyi düşünüyordu Habip.

Ölüm dedi ve kendisini sırtüstü bıraktı çimlere, gözleri uçsuz bucaksız gökyüzüne anlamsızca bakıyordu. Sahi neydi derdi kendisiyle? Nefret miydi hissettiği? Bağlanma korkusu mu? Gençliğinden bu yana inanmamıştı zaten sevmelere ve bugün haklı olduğuna bir kez daha inandı sevmelerin yalan olduğuna. Boşanmıştı eşinden bir buçuk ay süren evlilikten sonra bugün. İnanmamakta ne de haklıyım diye geçirdi içinden, sevmeler yalan…

Cılız da olsa kendisini hissettiren güneşin sıcaklığı kaybolmuştu yüzünde, dahası kararmaya başlamıştı gökyüzü. Kafasını kaldırıp tekrar baktı. Bir şeyler anormal gibiydi daha önce gökyüzünü böyle görmemişti. Etrafına baktığında Beyoğlu Belediyesi’nin önündeydi, az önce bitmişti boşanma davaları. İnanmadığın sevgiye ısrar edersen sonu bu olur diyordu içinden. Hoş kendini tenkit de etmiyordu aslında, tam tersi gizliden gizliye bir gurur hissiydi bu “yine haklı çıktım, sevmeler yalan”. İddiasını doğrulamak isterken bir mahkeme de kendi zihninde kurdu, iddia makamı edasıyla, hadi ben sevmeye inanmıyor, beceremiyorum, peki eşim,  pardon eski eşim? Akli muhakemesi bittiğinde yeşil gözleriyle kendisine gülen küçük çocuğu gördü. Şaşırdı ve aklından şüphelendi.

Zihnini toparlamaya çalıştı ama başaramadı. Neyse ne, haklıyım işte diye geçirdi içinden. Yalan bu sevmeler, hükmü yok. Sevginin varlığının önemi yok, bu yüzden hükümsüz sevmeler dedi ve bu manşetlik cümlesiyle gurur duydu. Öylesine dalmış ki kendi haklılığını ispat etme düşüncesine, nerede olduğunu yokuşun kalabalık oluşundan anladı. Cağaloğlu yokuşu her zamanki gibi yine telaşlıydı. Hadi canım sende dedi içinden, yokuş telaşlı mı olurmuş? İnsanların telaşı o, dediğinde bu esprisi güldürmüştü onu. Gülümseyerek kafasını kaldırdığında saçları altın sarısı gözleri masmavi bir kız çocuğuyla göz göze geldi. Donuk bir edayla baktı, derinlerden gelen iç sesi neler oluyor diye sordu, yanıtı yoktu tabi, umursamadı. Yokuştan aşağı doğru inerken kalabalığa kaydı gözleri; iş telaşında olanlar, çocuklarının elini tutup yürüyüşe çıkanlar ve âşıklar… Peh! Dedi içinden aşkmış. Kandırmayı ne çok seviyor insan kendisini ve başkalarını, dünyanın en saçma şeyidir aşk ve sevgi dedi en üst perdeden.

Yokuşu yarılamış, kalabalıklar içerisinde yürüyen aristokrat edasıyla gezerken bir kedi sesi işitti, uzunca duvarın hemen dibinde duran bir kedi. Simsiyah saçlı bir o kadar da siyah gözlü çocuğun kediyi okşayışına takıldı gözleri. Tam o esnada siyah saçlı çocuk gözlerinden içine akıyor gibi hissetti. Bakışlarını kaçıramıyor, çocuğun gözlerinin karası tüm bedenini esir alıyordu. Öyle ki tüm bedeni kararmıştı sanki. Sonra çevresi kararmaya başladı, kımıldamak istese de milim oynayamıyordu yerinden. Bir çift el omuzlarından sıkıca kavramış gibiydi, yavaşça havalanıyordu. O havalandıkça gözünde küçülüyordu Cağaloğlu Yokuşu, hem küçülüyor hem kararıyordu kendisiyle beraber.

İzlediği Mumya serisi filmler gibiydi şimdi sahne, insanlar ufalanan kumlar gibi bir bir yok oluyordu o yükseldikçe. Artık tüm İstanbul, üç nokta dışında kapkaranlık ve acımasız bir kimyasal savaş çıkmışçasına sessizdi.

Korkmaya başladı. Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor ama başaramıyordu. Dünya siyah bir bilye gibiydi şimdi, karanlık. Güneş her zamanki azametiyle sen misin yoksa ben miyim karanlık dercesine daha da karanlıktı. Galaksi sönmüştü sanki, bu gözlemi nasıl yapabildiğine dair sorgulamasını kesmiş, dünyanın ve âlemin bu haline acımaya başlamıştı. Bütün varlık âlemi bir tepsi gibi önünde ve karanlıktı ama üç nokta elmas gibi parlıyordu ışıl ışıl. Bu parıltı da neyin nesi derken parıldayan yerlerin görüntüsü yakınlaştırılmıştı kendisine. Üç çocuğu gördüğü yerlerdi bunlar. Üç sevgi ve şefkat dolu masum sevginin temsil edildiği saray gibi. Allah’ım diye bağırmak istediği o an müthiş bir patlama sesi duydu. Bu kıyamet gürültüsünü andıran sesle beraber, omuzlarını sıkıca kavrayan el kendisini bulunduğu yerden yeryüzüne bırakmıştı. Bu ne müthiş bir korku, fezadan yere doğru düşüyor, bağıramıyor ve öleceği düşüncesi güve gibi kemiriyordu beynini. Yere yaklaştığını kendisine hatırlatan üç noktadan yansıyan keskin ışık huzmeleriydi. Birazdan parçalanıp ölecekti. Düştüğü yer yeşilliklerle çevrili bir yerdi ama bunun ona faydası olmayacaktı. O da ne! Düşeceği nokta belliydi ve orada biri uzanmış yatıyordu. Allah’ım hayır…

Yere çarpmak üzereyken çok güçlü bir ses duydu.

“ Sevmeyi yaratmasaydık, ne âlemi yaratırdık, ne Habip’i “

Uzandığı çimlerden gözüne vuran güneşin etkisiyle mi uyandı yoksa gördüğü kâbusu andıran bu düşle mi? Çevresine bakındı önce, burası uzandığı çimenlikti. Şimdi sesler de kulağına geliyor, normale dönüyordu. Çocuk kıkırdamaları duydu arkasından. Kafasını çevirip baktığında, sarı saçlı mavi gözlü kız çocuğu, yeşil gözlü erkek arkadaşıyla, simsiyah gözlü kuzenine yerde yatan bu adamı gösteriyor ve gülüşüyorlardı. Biraz bozuldu önce, çok saçma görünüyorum galiba diye düşündü ve hak verdi çocuklara. Kendisi de gülümsedi. O esnada arkasında duran çocuklar ileride ki arkadaşlarına bağırıyordu.

 

“ Habip, bizi bekleeee “…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.