ALÇAK TABURE

Yeni sipariş ettiği çalışma masası ve ofis tipi koltuğunu getirecek firma çalışanını karşılamak için erken geldi evine. Onlardan önce, çalışmalarını yaptığı odayı toparlayacak, yeni eşyalarına yer açacaktı.
Hikâyelerini yazdığı çalışma odasını konforuna uygun tasarlamaya karar verdiğinden bu yana, eskiden kalma birçok eşyayı hediye etmişti. Ama hala odası kendisine dar geldiğinden, hatıraları var diye sakladığı eşyaları bir bir elinden çıkartıyordu. Kitaplar, süs eşyaları, eski paralar… Hatta bir keresinde gramafonu çok isteyen arkadaşına o teşekkür etmişti odasında yer açtığı için.
Oturduğu ahşap taburenin üzerinden yer açmak için odayı tarıyordu gözleri, elden çıkartabileceği başka eşyalar arıyordu o esnada zil çalınca heyecanla kalktı, odasının kapısına geldiğinde son bir kere daha arkasını döndü. Savaşçı askerlerini kaybetmesine rağmen umudunu yitirmeyen kumandana benzetti zihninde tabureyi. Diktasını şekillendiren benliğine başkaldıran obje gibiydi tabure…
Tarif ettiği şekilde yerleştirildi odasına eşyaları, karşısına geçip seyre daldı yeni masası ve konforlu sandalyesini… Bir sağdan bir soldan bakıyor mutlu oluyordu. Sağına doğru iyice yanaşıp bakacak iken, ahşap tabureye takıldı. Tabure devrildi, az kalsın kendisi de düşecekti. Bütün neşesi kaçmıştı ve başrolde yine o tabure vardı…
Akşamları âdeti olduğu üzere kahvesini aldı ve odasına çekildi. Amacı yeni kitabı üzerine karalamalar yapmaktı. Yaşlı bir yazarın cümlelerle imtihanını konu almayı planlıyordu. Yadigârlardan eski emektar kalemini eline aldığında, gözü istemsizce tabureye kayıyordu. Durdu!… Bu meseleyi çözmek istiyordu, neydi bu taburenin kendinden alıp veremediği? Uzun süre izledikten sonra, çocukluğuna götürmüştü psikiyatr gibi adamı tabure.
Yaz tatilini iple çektiği seneydi. Yine deniz kenarındaki o şirin ilçeye, dedesinin yanına gidecekti. Arka koltukta yolculuğun bitmesi için dua ederken uyumuştu. Gözlerini açtığında, çok özlediği dedesinin kucağındaydı. Hiç beklemediği bir sürprizi vardı dedesinin.
-İyice dinlen yarın seninle bir şey yapacağız dedi ve gülümsedi.
Sabahleyin depodan gelen sesleri takip ederek dedesinin yanına gitti. Bir takım aletler ve ahşap parçalarıyla uğraşıyor, torunundan yardım etmesini istiyordu. Vakit geçtikçe şekillenmişti tabure bu arada nazik ellerine de kıymıklar batmış, canını yakmıştı.
Çocukluğumda bile canımı acıtmışsın, şimdi de başıma bela oldun diye söylendi içinden.
Kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra tekrar kurcalamaya başladı anı sandığını.

Lise yıllarındaydı şimdi de. Dedelerinin evlerine temizlik ve yemek konularında yardıma gelen sessiz ve kendi halinde biri olan Arife Hanım’ın, hayatına son verdiği haberi geldi ilçeden. Ailevi sorunları varmış. Çok bunaldığı bir gün, dedesinin evindeyken depoda kendisini asarak intihar ettiğini öğrendi. Kadıncağız depoda bulduğu taburenin üzerine çıkıp boşluğa bırakmış kendisini…
-Lanet şey!
Yaslandığı yerden doğruldu, eğildi ve tabureyi ayaklarının altına doğru çekti. Şimdi kölesini terbiye etmeye çalışan efendi edasıyla bakıyordu tabureye. Arkasına doğru yaslanmadan önce bir yudum daha içti ve bıraktı fincanı masasına. Konforlu koltuğuna yaslandı.
– Sensin lanet! Sensin nankör diyordu tabure, çocukluğunun en güzel hatırasıyım. Dedenin emeği, göz nuruyum. Kadın ölmek için beni kullandıysa, benim ne suçum var?!
– Acındırma kendini bana, çok değerlisin madem, neden hep kötü hatıraları çağrıştırıyorsun?
– Kalbin kirlenmişse ben ne yapabilirim? Güzel görmeyi becerebilseydin, güzel de düşünebilirdin.
– Canımı sıkıyorsun!
– Kapat çeneni de dinle! Arkadaşlarınla bir araya geldiğinde gitarını eline alıp çalarken açılamadığın sevdiğine bakıyordun. O an nerede oturuyordun? Çocuğunla balığa çıktığında, o yorulmasın diye oturması için yanına aldığın neydi? Ailenden sana hatıra kalan eşyaları arkadaşlarına gösterip gururlanarak hava atarken, oturduğun ben değil miydim?
Terbiye etmeye çalışırken terbiye edilmek hiç hoş değilmiş.
Artık sana mecbur değilim. Küstahlığına katlanamam. Sen bir odunsun neticede.Ayaklarımın altında parçalanacak,yanacaksın. Taburenin üzerinde zıplamaya çalışıyordu. Dengesi de şaşmaya başlamıştı ki yukarıdan sallanan makrome imdadına yetişti. Büyükannesiyle beraber ördüğü makromeye tutunuyor, daha da güçlü zıplıyordu taburenin üzerinde.
Öfkesinin doruğa ulaştığı bir anda bağıdı ve tekmeyi savurdu.
ALÇAK TABURE…
Tabure boylu boyunca yerde, ancak hala tek parçaydı. Boynuna dolanan makromeyi fark etmemiş, ayaklarının altındaki tabureyi tekmeleyince can çekişmekte olduğunu anlamıştı. Ölüm hırıltısı kulaklarını sağır ederken HIK dedi…
Masasından yuvarlanan yadigâr kalem yere düşmüş ve onu gerçeğe uyandırmıştı. Uyandığında hala ayaklarının altındaydı tabure.
Vefayı hiçe saydım, saygısızlık ettim kendime, küstahlık yaptım hatıralara diye mahcup bir şekilde eğdi başını. Kullandığım ve ihtiyaç duyduğum zamanları unuttum, hırsımın kurbanı oldum diye yeninin cazibesine kapılıp eskiye ihanet ettim diye hayıflanıyor, kurduğu cümlelerle öldüresiyle vuruyordu kendine.
Utancı geçtiğinde, yazmayı düşündüğü kitabın ilk cümleleri dökülüyordu kaleminden;
Devriktir cümleler bazen, mezar taşıdır devrilmiş ruhumun devrik cümle…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.