Gönlümüzdeki Elif

Edebiyat, edebi gerektirir. Edep ise karakter sahibi olmayı gerektirir. Bir edebiyatçının (!) edepsiz yazılar kaleme alması ne de çirkin bir olay! İdrak edebiliyor muyuz acaba, edepli birinin edepsiz şeyler yazmasını? Sözün başında da ima ettiğim gibi edepsiz birinin karakterli olması asla düşünülemez.

Bu kısa ve ince fasıldan sonra asıl konuya geçebiliriz. Aslında yazmak istediğim konunun mahiyeti, yazının ilk kelimesinin ilk harfinde bir rumuz misali kendini aşikâr etmektedir. Elif (الف)! Bu harf üzerine ne çok şey yazıldı. Kitaplar dolusu yazılar yazıldı. Ama hiçbiri bize kifayet etmedi. Zaten kifayet etseydi bizim sevgimize, o zaman da bir dehliz gibi olan gönlümüzün derinliklerindeki yalnızlıkla baş başa kalırdık. Bunun için hep sevginin ötesi istenilmelidir. Her şeyde kaniyiz, müstağniyiz ve kanaat da ederiz, ama sevgi ve aşkta “biraz daha, biraz daha” diye mırıldanır dudaklarımız benliğimizi maşuk yolunda feda ettiysek eğer.

Ne güzel bir harfsin ki bütün akranlarına göre dimdik ayaktasın, ama biz insanlar, seni de eğri yazmaya çalıştık. Her ne kadar kametin bir selvi boylu gibi bala olsa da senin endamında da bir büzüşme vardır. Onca harfin arasında neden sadece sen ey elif? Hâlbuki bazı akranların da aşk yolunda olmazsa olmaz harflerdir. Mesela K’sız ve Ş’siz aşkı düşünebilir miyiz? Bunun tahayyülü bile imkânsızdır. Arap alfabesi, latinize edilirken latin harfleri gibi temelde bir medeniyet olmayan ve aydın bir gelecek vaat edemeyen çürümüş ve yok olmaya yüz tutmuş bir ayağı çukurdaki yaşlı bir insan gibi bütün çıplaklığıyla görülür.

Kim sevmez ki elifi? Kim elif gibi sevmeyi sevmez ki? Bu cümleler kalbimizin derinliklerinden kopup geldiği zaman bizim içinde yaşadığımız şu harabat dünyamızda bir karşılık bulmazsa eğer, avare, sergeşte, sergerdan ve başıboş dolanacaktır. Senin için şartlı cümle kurarken aslında gerçek anlamda senden habersiz kalışımızı tasavvur etmeye çalıştım. Bunu derken “Acaba gönül deryamızdan bu kadar mı habersiziz?” sorusunu sormaktan da kendimi alıkoyamadım. Çünkü yakut-mercan gibi gönülleri bir bir kırdık ve bu konuda da mahiriz (!). Biz, biz olmaktan çıktık, her şey olduk, ama kendimiz olamadık. İnsan… Çok mu zor? Dilim ve kalemim “İnsan olalım sadece” diye söyleyip yazsa da gönlümün kapısına kilit vuramıyorum. Çünkü hala insan olduğumuza ve bununla ilgili vasıfları taşıdığımıza inanıyorum. Çünkü hala elif gibi seviyoruz ve insan kelimesinin başında bulunan elif harfi timsali sevgimizle birlikte yanmaktayız. Hakikatte “İnsan” da elif ile başlamıyor mu? Edep ve edebiyat gibi. Nasıl olur da edebin kendisiyle kavrulmuş olan insan, edepten yoksun ve karakterden de bihaber olur?!

Ne güzelsin ey elif! Sadece ve sadece seni sevdik ve seni sevmeye de devam edeceğiz. Eğer insanlığımızdan bir şey kaybetmezsek ve sana şayeste olursak hep senin hasretinle yanıp tutuşacağız. “Hasret” diyorum. Çünkü gerçek manada ne aşkı ne de sevgiyi elde edebildik. Hasretiyle kendi içimizde yandığımız bu aşkımız bir gün visal olursa, mezarda da olsak artık gam ve keder bizimle yoldaş olamayacak. Cennet misali uzak diyarlara gidelim. Bu eski ve köhne dünyayı bırakıp gidelim daha keşfedilmemiş dünyalara doğru. Tek sevgimiz sen ol, tek putumuz sen ol, tek tanrımız sen ol ey elif!

Ey elifin içindeki aşk ve sevgimiz! Şeyh Senan gibi korkuyoruz, ama perdenin ötesini de göremiyoruz. Şeyh Senan hikâyesinden söz etmemi ister misin? Hani Şeyh Senan bir gün bir rüya görür de ve gördüğü o rüya için Kâbe’den kalkıp Rum diyarına gider. Orda aydan daha güzel olan bir dilrubaya tutulup kalır. Aşkı için Hristiyan kızın dinine girer. Sufilik hırkasını sırtından çıkarır ve Hristiyan nişanesi olan zunnarı beline bağlar. Artık Şeyh Senan Hristiyan olmuştur. Artık gerçek maşuk ile vuslata erdiğini düşünür. Ama o, ay yüzlü Hristiyan güzelinin vuslatı için ne yaptıysa da ondan bir yüz bulamaz. Bütün sadık müritleri bu hal karşısında onu tek tek terkedip Kâbe’ye dönerler. Şeyhiyle birlikte Rum diyarına gidemeyen sadıklardan daha sadık bir müridi olanları duyunca içi dağlanır ve şeyhi için çok üzülür. “Şeyhimiz ay yüzlü biri için Hristiyan olurken neden siz de Hristiyan olmadınız?” der dönen müritlere karşı.

Ey edebimiz, elifimiz, edebiyatımız ve insanlığımız! İşte, biz de böyle sana karşı sadakat yemini ediyoruz. Sen nereye gidersen ve hangi dine ittisap olup mensup olursan biz de cennetten gelen bir mesaj misali peykine karşı tam imtinan ve güven içinde uyacağız. Bu paragrafın başında elif ile başlayan kelimeler belki de bizi, biz yapan değerlerin en önemlilerindendir. Bunlar arasında “İnsan”elif ile başlamıyor gibi görünüyor olsa da hakikatte onda da bir elif vardır. Diğerlerinin gereğini yerine getiremediğimiz için belki de “İnsan”ın elifi bir başkalaşmaya uğramıştır ya da insanlık sıfatını öldürüp tarih sahnesinden sildiğimiz için cismi gibi “İnsan”ın ruhu da bir canavar şeklini almıştır.

Şeyh Senan hikâyesine dönelim. Aşktan divaneye dönen sadık Müslüman artık sadık bir Hristiyan olmuştur. Gönlünü yakan aşkı için her şey yapmaya hazırdı ve yapıyordu da, ama yine de o Hristiyan güzelden bir iltifat bile göremedi. Kâbe’yi yıkmış ve onun yerine peri yüzlü kızı kıble edinmiş. Gerçekte put ve maddeten ibaret olan Kâbe’yi yıkamayan gönül kabesini kurabilir mi acaba?

“Siz de Hristiyan olsaydınız” diyen şeyhin sadık müridi Rum diyarına gider ve kurtarır onu. Şeyh Senan artık gerçek manada iman etmiştir, ama öyle bir iman ki yeniden dünyaya gelmiş hissini verdiren bir iman. Sevgili, Rum diyarında kalır ve şeyh de Hicaz’a doğru yola koyulur. Aşık, maşuk için deli-divane olacak da maşuk da öylece sessiz ve hissiz mi kalacak? Elbette hayır. Buna imkân yoktur. Bu durum, aşk kanununa zıttır. Peki çöldeki bir vaha gibi olan Hristiyan güzelin haline ne oldu? O ay yüzlü dilberin serencamesini anlatmayacağım. Hristiyan güzelinin hayatı burda bir gizem olarak kalsın. Attar, bu hikâyeyi bütün tafsilatıyla anlatmıştır. Vuslata ama gerçek vuslata inan biri bu hikâyenin devamını da Attar’dan dinleyebilir.

Ey elifimiz! Seninle başlayan isimler ne güzel! Senin içinde bulunduğun hayat ne güzel! Sensiz olan hayat için de ve esefa diyeceğim sadece. Seninle beraber yaşamak vardı ve hayat kavgamızda da seni anıp hecelemek vardı şeker-şerbet misali. Şeyh Senan gibi Kâbe’yi yıkmaya ve seni kabemiz yapmaya azmettik. Biz, seni değil bir ömür boyunca, ömürler ötesi için sevdik ve sevmeye de devam edeceğiz. Çünkü bizim Elestu’de bir ahdimiz var. Bu ahdimiz sadece Yüce Yaratıcı’ya karşı değil, aynı zamanda sana karşı da söz verdiğimiz bir ahitnamedir. Ey cevabı Kalubela olan ahitnamemiz sana karşı bir sözümüz var. Ey elifin içinde bulunduğu cennet gibi hayatlar ve esameler size karşı bir sözümüz var. Mevlana’nın şu mısraları ne güzel halimizi anlatır:

“Gönül, ezel şarabıyla mest olmuş, kendinden geçmiş de güzel güzel bu gazeli söylemektedir.

Fakat şu anda nefesini tutar, susarsa; dilsiz-dudaksız olarak da daha güzel bir gazel söylemiş olur”

Ey elifimiz! Bu hayat serüveninde vuslat olmazsa, öldüğümüzde Mevlana’nın şu mısralarını dile getirirsin bu dünyada iken bize tebessüm bile etmeyen yüz ifaden ile;

“Ölüm gönümde tabutum götürülürken, bende bu dünyanın derdi,

Gamı var, dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum sanma”

“Cenazemi görünce “yazık oldu, yazık oldu” deme,

Eğer nefse uyup Şeytan’ın tuzağına düşersem,

İşte hayıflanmanın sırası o zamandır”

“Beni toprağın kucağına verdikleri zaman “veda, veda” deme,

Çünkü mezar, öteki âlemin cennetler mekânın perdesidir”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.