Çocuk

Kızım ve Oğluma ithafen…

“Şunu da bilin ki, mallarınız ve evlâtlarınız bir imtihandır…” ENFAL / 28

“Zaten umurunuzda değilim ki” diye sitem ediyorsun ya, belki de haklısın çocuk.

Henüz niyetine bile girmemişken, adının ne olacağına dair sevimli kavgamızdın ve sen bunu bilemezdin çocuk. Lütf-u İlahiden rahm-ı mader’e düştüğünü öğrendiğimizde sen miydin yoksa biz miydik çocuk?!

Gecenin kaçı olursa olsun her gününe bir Yasin okunandın sen, çaresiz, katıksız tevekkülümüzdün yaratana karşı en ihlaslısından.

Anne karnından el sallarken görmüştüm o minik ellerini çocuk, hiç bırakmayacağım inşallah diye içimden yemin ederek. Şimdiye kadar ki hasrete dair hayallerimin en yoğunuydun sen, kavuşacağımız güne kadar yürümemişim ki zaten, bulutlar taşıyormuş beni, öyle diyordu annen.

Sakın bana ilk buluştuğumuz günü sorma çocuk, mahcup olurum! O günden aklımda kalan, bize cennetten getirdiğin hediye kokun. Ama aşk olsun be çocuk, bazen uykuyu unutturdun bazen yemek yemeyi, o günlerde bizi seyredip, görmesen de olurdu deliyi.

Haklısın belki de çocuk! Hiç umurumuzda olmadın!

“Allah’ım ne olur geçsin sancısı, uyusun” diye odanın bir köşesinde, dizlerimiz üzerinde sarsılarak ağladığımızı iyi ki görmedin çocuk, üzülürdün. Nazar değmeyen günün yok gibiydi ama yatsı namazından sonra sakinleşmen için bir battaniyede karşılıklı sallayıp okurken oturmadan hiç, sabah ezanı okunmuştu çocuk.

Ey gülüşüne kurban olduğum, nasıl öfkelenirdim rüzgâra bir bilsen, değil mi ki zülüflerini dağıtıyordu ve güneş tenini yakar diye hafakanlar basıyordu. Kar taneleri elini dondurmasın ey emanet! Ellerimde sev sevecekken beyazlığını kıskanan kar’ı…

Bizim için kıyamet senin canının yandığı andı, öpünce geçer diyorduk, sen sadece öptüğümüzü sanıyordun ya, öpmüyor, canımızı canına üflüyorduk çocuk. Bir türlü inandıramadık seni, oysa gerçekten sen yedikçe biz doyardık, nasıl anlatılır ki bu duygu bilemedik, en iyisi bunu sana yavruların anlatsın çocuk.

Adımı bir meleğin sesinden duymaya başladığım zamanlar, senin konuşmaya başlayıp “ Baba “ dediğin zamanlardı. Moralim çok bozuk olduğunda içi gülen gözlerin hayat iksirim oluyor, dertlerimden kaçtığımda sığındığım mağaram oluyordun çocuk. Biliyor musun?! Dünyanın en lezzetli ekmeğini yiyordum, minnacık parmaklarınla kopartıp bana uzattığın ekmeği yerken.

Hadi bana hayalindeki cenneti tarif et dese biri, hiç tereddüt etmeden, “babammm” diye sardığın kolların derim yemin etmeye hacet bırakmayacak kadar emin kendimden.

Önce Allah’a sonra annene emanet edip gittiğim askerde şafak sayardı tertiplerim, benim şafağım seninle kavuşacağım gündü çocuk. Şimdi yanımda arabamızı sürerken sen, ben minicik seni izliyorum haberin yokken senin. Size göre boyunuz boyumuza erdi hatta geçti, rica ederim aldatmayın kendinizi, hala kucağımızda olduğunuzdandır bizden uzun duruşunuz.

Annen hala anlatıp güler bana, uykumuzdayken, acıkıp mırıldanmaya başladığında sen, seni pışpışlıyormuşum uykumda kendi göğsüme vururken ben. Ben de güldüm şimdi çocuk, umursamazlığımızı hatırladım da, ben de güldüm, meğer hiç umursamamışız seni çocuk.

Saçlarını okşarken annen, uyuyan sen değildin ki çocuk, bizim gördüğümüz hep melekti. Sen biberonuna, ben senin yumuk ellerine sarılıyordum ve öylece uyuya kalıyorduk sen dizlerimde, ben kanepeye yaslanmış halde öylece. Tel tel altın mı taramak istersin yoksa saçlarımı mı baba diye sorma, ölümüme ferman çıkarsa bir gün, urganım saçların olsun çocuk.

Biliyorum; çok uzattım, çok da uzatabilirim aslında çocuk.

Ve sen haklısın! Umurumuzda değilsin çocuk. Sevdirenin hatırına seveceğiz seni ihtar-ı ilahi için.

Sevdiren olmasaydı ne olurdun sen, ne olurdu sevenin?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.