Vardır Bir Hikmeti

Anadolu’nun kendi halinde kasabalarından birine bağlı köymüş Hikmetli Köyü;

Her yerde ve her şeyde hükmü koyan Hakim’in hükmü, bu güzelim köyde de tecelli etmiş olacak ki, adı Hikmetli oluvermiş köyün. Büyüğün küçüğünü sevdiği, küçüğün büyüğünü bildiği, saygı içerisinde sevginin, sevgi içerisinde saygının yanı sıra ilmin ve hikmetin eksik olmadığı şirin bir yer işte…

Hayır olur da şer olmaz mı demeyin! Olur elbet, olur olmasına da, şerrinde bile hayır olur bazen hadiselerin.

Bu güzelim köyün çok sevdiği, bir o kadar da değer verdiği, her müşkilini istişare edip fikrini sorduğu ağabeyi varmış, Hikmet ağabeyi. Yavrusunu evlendirmek isteyenden, tarlasını ekip biçmeye, komşu hakkından mirasa kadar her hususta danıştığı ağabeyi. Kapısına gelen herkesi sessizce dinleyip, anlatılan mevzuya ya da sorulan sorulara “vardır bir hikmeti“ deyip misafirlerini uğurlarmış. İlk zamanlar yadırgansa da bu durum, Hikmetin hikmetine şahit olanlar kabullenmiş bu durumu. Lakin bu duruma içten içe söylenen ve kabullenemeyenler de varmış tıpkı çoban Recep gibi…

Hayırlı, hayra yorarken düşlerini, şerir, şerre verirmiş kendisini. Kendince bir ders vermek istemiş Hikmet ağabeye ve köylüye çok bilmiş çoban Recep. Artık, her sabah köyün sürüsünü yaylaya çıkartırken bu şerle yatıp kalkar olmuş. Yaylada kah dinlenmesi için yapılmış ağıl benzeri yayla evine, kah yaydığı sürüye ara sıra da gök yüzüne bakıp tamamlamış planını.

Gün yeni yeni ağarmaya çalışırken kapalı gökyüzüne inat, köylünün yüzünde çoktan güneş açmış bile, ekmeğine koyulmuşken köylü, sürüyü köy meydanında toparlamaya başlamış aklında ki sinsi planla Recep…

Vakit ikindi vaktine yaklaşmışken, aklına hep aynı şeyler geliyordu Recep’in sınamak için birkaç vesileyle gittiğinde Hikmet ağabeye, konu her ne olursa olsun dinleyip, en sonunda yine aynı sinir bozucu! o ifadeyi duyuyordu, “ Vardır Bir Hikmeti “… İç sesinin sinsiliği kendini bile ürkütmüştü;

Göreceksin sen Hikmeti…

Karardıkça kararmayla yetinmeyen gök gürüldemeye başlamış hafif hafif atıştıran yağmur birazdan göğün yarılacağını hissettirmişti. Hemen Hikmet ağabeyin sürüdeki koyunlarını toparlayıp ağıla kilitledi, sürünün kalanını da önüne katıp köyün yolunu tuttu. Köye yaklaşmıştı ki oracıkta yağmurun şiddetlenmesini bekledi, yeterince hızlanmaya başlayan yağmurla sürü de köye doğru hızlanmıştı. Yüzüne o sahte maskelerinden birini takındı çoban Recep, artık üzgün ve çaresiz görünmek istiyordu ukala aklı. Sürüyü köyün meydanında serbest bırakıp, aceleci bir eda ile koştu Hikmet ağabeyin evine, telaşla çaldı kapıyı, her zaman herkese tebessümle açılan kapı yine aynı tebessümle açıldı sinsi Recep’e…

Hayrola evlat! Nedir bu telaşın diye soracaktı ki Hikmet ağabey, söze daldı Recep;

-Sorma Hikmet abi! Tam yaylada yaymıştım ki sürüyü, gök yarıldı adeta sürüyü toparlayabildiğim kadarıyla aldığım gibi yola koyuldum, köy meydanına geldiğimde bir de ne göreyim, sizin koyunlar hiçbir yerde yok, ihtimal sel götürdü onları.

İstifini hiç bozmadan ve lafı hiç bölmeden hafif de bir tebessümle dinliyordu olan biteni Hikmet ağabey, yalancı Recep’in beklediği cümleler farklıydı bu kez, öyle ya, canı yanmıştı bu sefer o klasik sözleri kullanamayacaktı diye aklından geçirirken Hikmet ağabeyin o naif sesi duyuldu, “vardır bir hikmeti evladım”

Gökteki çakan şimşekler çoktan sakinleşmişti ama daha beteri yalancı Recep’in beyninde çakıyordu. Hepi topu üç beş koyunu vardı ve onları da kaybettiğini öğrenmesine rağmen hiç oralı olmaması daha da sinirlendirmişti Recep’i. Aniden kalktı oturduğu yerden bir hışımla kapıyı çarptı ve çıktı. Sükunetine zerre halel gelmemişti Hikmet ağabeyin; elindeki işine, dilindeki ilmine duasına devam ediyordu…

Hiç durmamaya yeminli gibi yağıyordu yağmur, yalana ve yalancıya tahammülü yokmuş gibi dünyanın bütün yağmurları Hikmetliye yağıyormuş gibiydi adeta, “sel“ kelimesi anlatmak için çok cılız kalırdı köyün ve köylünün başına geleni. Sabah gün ışımaya başlarken köylünün feryadı figanına karışıyordu, her hane benzer dram yaşıyor, ahırında ağılında hayvanının telef oluşuna, kışlık gıdalarının yok oluşuna üzülüyor ağlıyordu. Derdi farklı olan bir kişi vardı o da yalancı Recep !

Koşturarak yaylaya doğru gidiyordu, nihayet varmış, hemen yayladaki ağılı açtığında donup kalmıştı, Hikmet ağabeyin koyunları sapasağlam oradaydılar, köylü telef olan hayvanına üzülürken, Hikmet ağabeyin rahatlatıcı ses tonuna emanet etmişti kendilerini, vardır bir hikmeti evlatlarım, vardır bir hikmeti… Teselli etme adına söylenen bu sözler köy meydanına yaklaşan Recebin de kulaklarına gelmiş, pişmanlık ve öfke karmaşası arasında utangaçlık görünmüyordu bile. Önüne kattığı koyunlarla Hikmet ağabeyin evinin önündeydi ve köylüyü teselli etmeye çalışan ağabeyinin yüzüne bile bakamıyordu. Olan biteni anlatmaya başladığında köylü de yalancı çobanın etrafına toplanmaya başlamıştı, her zamanki sessizliği ile dinliyordu Hikmet ağabeyleri kendine kurulan hain tezgahın itirafını, ders vermeye kalkarken ders almıştı Recep, almıştı bizim temennimiz aslında, dileriz almıştır Recep…

İtiraf sona erdiğinde başta Recep olmak üzere tüm köylü Hikmet ağabeyin mütebessim çehresine bakıyordu, hem köylüyü hem de Recep’i sakinleştirmesi gerekiyordu artık Hikmet ağabey, öyle de yaptı o huzur veren sesiyle;

“Vardır Bir Hikmeti evlatlarım”…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.