BALIKÇI

“Bu yol nereye çıkar?”diye düşünmeden yaptığımız yürüyüşler, tehlikeli yürüyüşlerdir bir bakıma. Ayaklarımızın altında akıp giden yola teslim etmişsek kendimizi, akla uygun her ihtimali devre dışı bırakmışızdır ve bu durumun neler doğuracağını kestiremeyiz çoğu kez. Bir gün kendimi tam da böyle bir yürüyüşün içinde buldum. Uzun caddeler, dar veya geniş yollar, bir önceki hangisiyse bir sonrakine beni emanet ediyor gibi hissettiğim sokaklar rastgele bir güzergâh oluştursa da, bu durumdan zerre kadar kuşku duymuyordum. Böyle yolculukların bir de ritüeli oluyor; ellerimiz cebimizde yürümek. Yani böyle bir görünüm bizi ele verir mi? Bilemiyorum. Ama şu var ki, ellerimiz, onlar da bir kuytu arıyor kalabalıklar arasında.

Neden sonra, yol beni bir sahile çıkardı. Böyle bir güzellik için teşekkür etmeliyim. Şimdi, nereye usulca oturayım? Nereye otursam fark edilmez gölgemi yanımdan ayırmak istediğim? Ayakkabılarım biraz çamura bulandı gerçi. Saçımdaki toka kim bilir hangi sokakta düşüp kaldı, hangi köşe başında bıraktım çocukluğumu kim bilir? Evet, sorularımı biriktirip geldiğim anlaşılıyor. Fakat başka çarem yok. Onları işte buraya dökmek için getirdim, çünkü cevapları bulmama duvarlar yardımcı olmuyor.

Gözüme ilk çarpan yere oturdum. Farkında olmadan bir balıkçının yanını tercih etmiş olmalıyım ki, kendisi henüz olmasa da kovasıyla tanıştım önce. Tanışma dediysem, göz ucuyla bakabildim yalnız. Oldum olası o kovaların içine, balıklara bakamıyorum bir türlü. “Neden bakamıyorum?” diye düşünürken balıkçı gelip iskemlesine oturdu. Beni tanımasına bir tebessüm yeterli oldu sanırım, sonrasında oltasını alıp ciddiyetle işine koyuldu. Ben de aynaya baktığımda, kendimi sadece bir tebessümle tanıyabilmek ne çok isterdim. Neden olmuyor? Neden kendimizi yalnız kendimize olsun çözümleyemiyoruz? Neden tek bir kelime etmediğimiz zamanlarda bile, sayfalarca dil döküp konuşmuş gibi bir yorgunlukla dolu oluyor nefesimiz?

Bir süre sonra gözüm tekrar balıkların olduğu kovaya ilişti. İskemle boştu. Farkında olmadan balıkçı yine uzaklaşmıştı bile. Balıkların neredeyse hepsi hareketsizdi. Yalnız en üstteki balık gözüme takıldı. Diğerlerinden farklı olduğunu anladığı için mi çırpınıyordu? Sonunun onlar gibi olmasını istemediği için mi? Etrafta kendini oradan çıkarabilecek birini bulmak istediği için mi? Bunları düşündükçe, yine aynı ağırlığı hissettim ve başımı çevirdim. Sonra nasıl olduğunu anlayamadan, istemsizce balığı avuçladım ve denizin kıyısına bıraktım. Ardından sadece bakıyordum. Sanki ruhum ayrı, bedenim ayrı dünyadaydı da yaptığım şeyi algılayabilmem için önce kendime açıklama yapmam gerekiyordu. Neden böyle bir şey yaptım? Balıkçının haberi de yok üstelik. Bunu ona söylemeli miydim? Belki farkında bile olmazdı. Neden bilmiyorum, içimde tarifsiz bir hafiflik duygusu vardı. Bu sırada balıkçı da geri dönmüş, artık gitmek için toparlanıyordu. Ayrılmadan önce selamlaştık. Bir an için tereddüt ettiysem de, sonrasında söylemekten vazgeçtim. Arkasından yalnız tebessüm ettim. Belki de anlatsam gülüp geçerdi. Sahi, varoluşumu bir balıkla içselleşerek çözümlemeye çalışmam ne kadar sağlıklıydı ki? Yine fazlasıyla soru, cevapları olmadan bana eşlik ediyordu. Ama yine de o kadar mutluydum ki, sanki bir el onu değil, beni içinde bulunduğum karanlıktan alıp dupduru bir suya bırakıvermişti.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.