1+1=1

“Bir damla bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder.”

Tarkovski, Nostalgia

Keskin olan kesinlik ve Tanrı’nın oyunları… Maddenin, antimaddeyi yendiğine olan inancı sarsılmayan gaflet düşkünleri. Sayıların yani anlamın gücünü önemseyip, +’nın yani anlamlar arasındaki minik bağların gücünü hiçe sayanların çaresizliği. Harfleri göz ardı edenlerin, salt mananın peşine düşenlerin, kelimelerin harflerden var olduğunu göremeyen gözleri.

İnancımız tamdır bütüne, bilimsel güce, zahire. Detayların, ince kıvrımların ne önemi vardır zaten büyük resmin resminde. Hepsi minik detaylardır ve göz ardı etmek boynumuzun borcudur. Borcu olmak zorundadır zahiri görmek, batınla hemhâl olmamak. Hepsi bu mu?

İktidar hakikati tekelinde tuttuğunu zanneder. İktidar olanın hırsı da bu tekelliğin tekelinde olmasının devamlılığını istemesinden ibarettir. İktidar 2+2’nin dört ettiğini söyler ve artık hakikat, iktidarın iktidarını elinden kaybedeceği ana kadar dörttür. Bir gün iktidar değişir de 2+2 üçtür derse hakikat dört olur. Bu yüzden 2+2 her zaman olmasa da bazen üç olur. Çünkü iktidarların yönelimleri de hakikatten uzak olabilir ve 2+2’nin 3 veya 5 olduğuna inanabilirler. Hakikate sahip olabilme duygusu, iktidar duygusu ile paralellik arz eder bu yüzden.

Orwell’in Winston Smith’i günlüğüne yazar ya hani “Özgürlük 2+2’nin 4 ettiğini söyleyebilme özgürlüğüdür.” diye. Özgürlük aslında hayır diyebilmenin rahatlığıdır. Herkesin hayır dediği zamanda “evet!” diyebilmek -yani negatiflemek- özgürlüktür işte. Negatifleme, olumsuzlama daha doğru ifadeyle reddiye. Özgürlük üzerine kurulan sistemlerin kalitesi pozitiflemenin toleransından değil negatiflemenin toleransından kaynaklanır. Ne kadar olumsuzlama yapabiliyorsan o kadar özgürsündür. Duru ve saf hakikat gayesi gayen ise iktidarlarla gözünü boyayamazsın. Zaten hakikat yoluna düştüysen iktidar olan sensin. Ve unutma, iktidarlar ayrıntılara da hakimdir.

+’ya ayrıntı demek içimden gelmiyor esasında. Ayrıntıdan ziyade mihrapların kilit taşı hükmünde. Olmadığında tüm sistem çökecek çünkü. Belki modern dünyamızın sayılarla, kelimelerle, sonuçlarla, cümlelerle doluşturulmasının bir getirisi bu. Harfler üzerinde düşünmemek, sayıların aralarını dolduran virgüllerden + veya -‘lerden müberra olduğumuzu zannetmek. Sadece zann etmek. Zann etmedikçe insan olma çabasında olacağımızdan zan etmek bir vazife atfedildi insanoğluna. “İşin doğrusu nedir bilemem ama bu!” dedik hep. Kesin gibi keskince, bıçak gibi. Kestirip attığımız işin doğrusu değil işin bütünüydü aslında. Dedikçe bitirdik kelimelerimizi de. Harfleri unuttuk, umursamadık bile. Neden? Niçin? Soruları kurcalamaz oldu zihnimizi. Çünkü duygulanım yasaklanmıştı. Başta ağlamak… Sonra gülmek… Ama daha geniş düşünüldüğünde duygunun bütün çeşitlerine yasaklar geldi peşi sıra. Duygulandırma ve algılama birbiriyle dost iki fiil. Bir sanat tablosuna bakar bakmaz algılamaya başlarız. Önce gözlerimiz sonra diğer fonksiyonlarımızla. İşte bu algı belki mikro saniyede duygulanımı meydana getirir. Yani insan olmak algılamaya değil duygulanıma bağlıdır. Bu yüzden olsa gerek pek çok dikta rejiminde, insanlığın en karanlık dönemlerinin hemen hemen hepsinde sanat ve edebiyat bütün bütün yasaklanır. İstisnalar ise propaganda amaçlı kullanılır ve sanat genel çapta en büyük darbeyi buradan yer. Sansürden. Çünkü sanat 1 ile ilgilenmez, 2 ile hiç ilgilenmez. Sanatın meselesi çözümü iktidarların çözümüyle örtüşmeyebilir ki kaygısı da yoktur. Sanat sayılarla da ilgilenmez. Sanatın işi o aradaki detayların hakikate ne kattığını bulmaktır. Bir arayış yani. +’nın ne olduğunu düşünmekten öte o +’nın hakikate olan getirisi nedir’i bulmak gaye.

Şimdi ‘bu kalıplardan nasıl sıyrılırım’ diye düşünmenin vakti gelmedi mi? Bilmiyorum ki…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.