TELVE

Yemen…  Çöl ikliminin neden olduğu kavurucu sıcaklık yapraklarını, dolayısıyla da henüz kurtçuk gibi bembeyaz meyvelerini de yakıp kavuruyordu. Yanmayı bu coğrafyada öğrenmeye başlamıştı, ve bu daha yolun başıydı.

Acelesi varmışçasına ilerleyen günler yaktıkça yakıyor, ansızın bastıran çöl yağmurları kızgın çeliğe değen su damlası gibi sarsıyordu meyvelerini. Kızarmaya başlamış ve artık kabuğu sertleşmişti tıpkı hergün kendisine bakmakla sorumlu olan işçinin nasırlı elleri gibi. Bir kalbi olsa minnet duyacaktı ekmek parası için durmak bilmeden çalışan bu işçiye. Uzun sürmedi sevgisi, ta ki, o gün elinde koca bir sırıkla karşına dikilene kadar elleri nasırlı işçi.

Sanki kendisine bakan, dallarını seven o işçi değilmişçesine vuruyordu sırığı dallarına. Dallarının ve yapraklarının yakarışlarını duymuyormuş gibi. Her düşen kahve kabuğu demeti düştükçe daha da sertleşiyordu vuruşları. Elinden herşeyi gitmiş, çıplak ve gereksiz gibi hissediyordu kahve ağacı kendisini, yetmiyormuş gibi, yere serilmiş ve rengi solmuş eski bir çul üzerine, dağınık serilmiş eyveleri yine aynı sırıkla dövülüyordu. İklimin çilesinin reva gördükleri yetmezmiş gibi, şimdi de dövülüyor, sert kabuklar içerisinden kurtulması için çekirdeklerin örseleniyordu. Anlamıştı çileli yolculuğun uzun olacağını, yerdeki çul kadar eski ve bakımsız çuvallara doldurulmuştu şimdi. Gürültüsü sersem edecek gibi çalışan eleğe dökülmüştü şimdi, eleniyor eleniyor eleniyordu…

Bakımsız köye nazaran, son derece süslü bir ambalaj içerisindeydi şimdi, sanki azap bitmişti diye düşünürken, havası alınmış naylon içerinde hapsedildiğini anlaması uzun sürmedi, sarsıntılı eski bir kamyon arkasında muammaya yolculuğu daha yeni başlamıştı belliki. Kalabalık ve durmaksızın çalışan insan ve makineler onları büyük gemilere taşıyor, rutubet kokulu gemi silolarında istif ediliyorlardı. Bitkin düşmüş ve içi geçmişti.

Bağırtıyla irkildiğinde, kalabalık bir kentin otantik çarşısında bir tezgah üzerinde buldu kendini. Kendisi gibi yorgun bir hanımefendinin talebi haline gelmişti. Küçük bir ambalajla hanımın misafiri olacağanı düşünüp kendini rahatlataya çalışırken, yine gürültülü bir makinenin dar boğazından aşağı kayıyordu. Bıçaklar bedenin her yerine vuruyor, unufak ediyordu. Takati kalmamış, minik bir kağıt orba içerisine yığılmıştı kahve.

En kötüsü oldu işte, lime lime edildin, kaderin buymuş diye düşünüyordu. Hanımefendinin gelen misafirlerinin sesini duydu, mutfaktaki terek üzerinde duran kenarı çatlak eski bir seramik kutu içerisinden. Şimdiki sahibinin ve misafirinin naif muhabbetleri mutfak masası etrafında devam ederken, açılan çekmece vadesi dolmuş bir ruhun sonunu görmüşlüğünü hatırlattı kahveye…

Şimdi, suda boğulacağına mı, kaynayıp pişeceğine mi yanmalıydı?

Hatırası olduğu her yerinden belli olan fincanlar yanıbaşında duruyordu ocağın, duruşuyla fincanlar, ne yanmalar, ne kavrulmalara şahit oldum dercesine bakıyordu hala ocak üzerinde kaynayan cezveye bakarken. Acı sona ermşti, fincanda son nefesini vermek üzere can çekişen meyyitin ağız köpürtülerine benzer köpürmüş gibi. Onun bu köpürmüş hali, ruhunu teslim ederken başkasına hayat ve enerji verecek, ama o bunu bilmeyecekti. Çileli bir serüvenin sonunda, karşılıklı duran iki eski fincanda ayrı ayrı duran bölünmüş bir yürek, teslim edilmiş tek ruh gibiydi artık. Fincanlar cenaze evi sessizliğindeyken, telvesinin vermiş olduğu haz, damaktaki vazgeçilmez lezzet hala kahveyi hatırlatıyordu.

İklim yaksa da bedenini, sopalarla dövülüp koparılsan da topraklarından, eleklerden geçsen de ilmek ilmek, pazarlarda satılmış kara bir köle gibi davranılsa hatta ufalansan ve yansa da bedenin, hatrın hatırı için diyerek sesini çıkartmadın.

Kırk yıllık hatır kalsın diye dudaklarda ve gönüllerde, sen yandın.. Senden geriye acı bir TELVE kaldı şimdi bulaşık fincanlarda.

Yanmalar hatır olur, hatıra olur yıllar geçse de.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.