BEETHOVEN VE ŞİDDET

Tarkovsky… Nostalgia filminin 1 damla 1 damla daha 2 damla değil 1 büyük damla eder sahnesinin başlangıcı. Kaos ve savaşın sonucunda harabe olmuş bir mekan. İhtimal nükleer saldırısı sonucu gözleri oyulmuş ve elbette ölmüş bir bebek. Tüm bu trajedi ve dramın arka planında ise Beethoven var: 9. Senfoni.
Leon… Matilda’nın ailesini öldürmeye gelen kötü adamlar ve lideri. Eve girmeden önce sorduğu soru şu bir adamına ‘Beethoven’i sever misin?’ cevap ‘pek sayılmaz’. Ardında ağır silahlara mermiler yerleştirilip eve girip ortalığı kan golüne çevirecekler. Eve girmeden önce psikopat liderin söylediği söz: “Hissediyorum.. Şu an Beethoven’ın 9. Senfonisi çalıyor.” Hemen ardından evi kan golüne çeviriyor.
A Clockwork Orange… Leon’daki psikopatla eşdeğer bir psikopat. “Beethoven dinleyince geriliyorum.” dedikten sonra hayalinde canlanan ögelerin hepsi şiddet içerikli. Tahmininiz doğru. Arka planda 9. Senfoni var.
Sinema dünyasının, Beethoven üzerinden verdiği mesajı anlamak güç olmasa gerek. Avrupa Birliği Marşı olan 9. Senfoni barış, kardeşlik ve insanlığı işler. Sözümona verdiği mesaj insanlığın makinalaşmasıyla birlikte ortaya çıkan kaos ve terör ile tamamen zıttır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz sinematik mesajlar, insanlığın, duyguların makinalaşmasını ve dünyanın salt matematikleşmesini ağır şekilde eleştirir. Paradoksun heybetini gözler önüne serer. Beethoven ile… Sanatın ve müziğin öncüsünün, barış adına bestelediği senfonilerinin kaos ve gerilim hatta savaş getirmesi bu paradoksun boyutunu çizer.

Bu filmlerden onlarca yıl önce, kendi toprağımızın değerli şairi Nazım Hikmet de 3 şiiriyle bu mesajın elçisi olmuştur. Ama tamamen ters bir şekilde. 20. yüzyılın başlarında komünist rejimlerin desteklediği makinalaşma ve endüstrileşmeyi savunan futurizm ve konstruktivizm akımlarını benimseyerek hem de.
Sanat Telakkisi Şiirinde, insanla değil insanın yaptığıyla ilgileniyorum der Nazım:
“Dinlenir, dinlenmez değil
bülbülün güle karşı feryatları…
Fakat asıl benim anladığım dil:
Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan
Bethovenin sonatları…”
Yaldızlı Meşin Kabın’ın son dörtlüğünde;
“Efendiler, ağalar, evliyalar, keşişler,
Ebedi karanlığın boğulsun kollarında,
Artık temiz ruhların aydınlık yollarında,
Sade bir din, bir kanun, bir hak işleyen dişler…”
diyen Nazım bir devrim ister. İstediği devrim ise ‘hak işleyen dişler’ yani endüstri odaklıdır. Bu devrimini ise insanlığın doğa karşısındaki nedenselliğinin sükut etmesine bağlar. Zaten sosyolojide devrim nedenselliğin kapana kısılmasıdır. Dinde devrim mucizedir. Determinizmin sıkışmasıdır. “Makinalaşmak İstiyorum” dedirtti bu determinizm kıtlığı.
Dişlilerin arasına sıkışan determinizm sanayileşmeyi tezahür ettirdi. Ardından sanayileşme futurizm ile kaosu beraberinde getirdi. Kanı, gözyaşını… Ama hepsinden önemlisi matematikleşmeyi doğurdu. Soyut kavramların arasında tıkışıp kaldı insanoğlu.
Şiddeti doğru tanımlak yetmiyor artık. Şiddetin sonuçları üzerinde durmak da anlamsız belki. Esas şiddetin zuhur etmesine sebep olan öğeleri bulmak zorundayız. Hem de determinizme bel bağlamadan. Makinaya, endüstriye ve büsbütün matematiğe yani soyuta, idrak-i vehme. Yönelmemiz gereken ise kainat, insan yani kendimiz, salt benliğimiz, biz. Öz beyni kusmak kafatasımızdan…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.