BİR GÜN

Bir kıvılcım yeterdi her yeri yakmak için. Belki de öyle düşünüyordu adam. Kainata meydan okuyacakmış edasıyla yakmıştı ateşi. Ama göklerin ve yerin asıl sahibi yerle bir ederdi suizan edenin düşüncelerini.

Ve bir anda kara bulutlar sararken etrafını, adam neye uğradığını şaşırdı.  Art arda gökyüzünden süzülen bu akım hayretler içinde bırakmıştı onu.  Hemen ardından bir aydınlanma ve gürültüler kopmaya başlamıştı bile.

Afallamıştı.

Ne yapacaktı şimdi? Yaktığı ateşi söndürmeli miydi? Yoksa orayı hemencecik terk mi etmeliydi? Aklında binlerce soru ve ne yapacağını bilemiyordu. O esnada öyle bir gök gürültüsü kopmuştu ki oradan hemen uzaklaşması gerektiğini düşündü. İlerlerken tekrardan arkasına dönüp baktı. Çünkü aklı orada kalmıştı. En son ateşin üzerine bir sürü odun atmış, hafiften yağan yağmur taneleri ise üzerlerine iniyordu. İnmesinin etkisi ile dumanlar çoğalmaya başladı. Tekrar geri dönmeli miyim diye düşündü ve sonra orayı terk etti.

O arada arkasında bu olaya şahit olan kardeşi ve annesi vardı.  Kardeşi an be an fotoğraf çekme sevdasında, yağan yağmura aldırış etmiyordu. Zaten yağmuru sevdiği için ıslanması da canına minnetti. Annesi ise o esnada namaz kılıyordu. Namazı bittiği gibi oğlunun yaktığı ateşe doğru ilerledi. Ateşin üzerinde bir şeyler vardı. Acaba yanlış mı yorumladı yazar. Adamın yaktığı ateş yoksa meydan okuma edasında değil miydi? Birden annesinin elindeki şeyler dikkatini çekti. Neydi onlar? Ne olabilirdi ki, adamın tekrar dönüp bakacağı kadar… Aklının orada kalmasına sebep olacak şey neydi?

Ardından kardeşi de fotoğraf çekmeyi bırakmış annesine yardım etmek için koşuyordu. Zira yağmur hızını artırmıştı. Annesinin elindekilerden birini almış ve babasının da bulunduğu tarlanın ortasında naylon denilen çadırın altına doğru koşmaya başlamışlardı. Biraz ıslanmışlardı.  Adam ve babası çoktan oraya kurulmuş oturuyorlardı.  Annesi ve kardeşi de sonunda yanlarına gelmiş ve onlarda üzerlerine naylonu çekmişlerdi. Yağmur ise öyle bir hızlı yağıyordu ki kovadan boşalırcasına. Beş dakika sonra annesi elindekiler ile bir şey yapmaya başladı.  Dört kişilik çekirdek bir ailenin gözlerinde parıltılar eksik değildi.

Ormanın kenarında bulunan tarlanın neden ortasında oturdukları, kardeşinin aklına takılmıştı. Çünkü annesi bir çam ağacının altına küçük bir sığınak yapmıştı daha evvelinde. Ama babası itinayla tarlanın ortasını söylüyordu. En sonunda merakını giderecek cevap annesinden gelmişti. Yağmurun etkisiyle şimşekler çakıyordu. Şimşeklerin de çam ağaçlarının üzerlerine daha fazla indiğini ve bu yüzden babasının tarlanın ortasında beklemeleri gerektiğini söylüyordu.

Daha evvel tarlaya gelirken getirdikleri çantanın içinden bir şeyler çıkartmaya başlamıştı annesi. Oturdukları yer sadece dördünün sığabileceği kadardı. O yüzden annesi, çıkardıklarını sağ tarafında bulunan kızının dizlerinin üzerine koyuyordu. Heyecanlı bir bekleyiş vardı. Yağmur şiddetini artırarak devam ediyordu yağmaya. Onlar ise yağmura çok aldırış etmiyorlardı. Çünkü üzerlerindeki çadır onları ıslanmalarından koruyordu.

Ve beklenen an gelmişti. Kara bulutların dehşeti bile etki etmediği, ateşi ne pahasına olursa olsun körüklemeye sebep olan o şey.

ÇAY!

Evet, çay idi. Adamın ısrarla ateşi yakmasına, aklının hep arkada kalmasına neden olan şey. Çünkü bu çekirdek aile çaysız yapamıyordu. Hele yanında ettikleri o tatlı muhabbetler ise, tadına diyecek yoktu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.