HOZATLI GÛLE

Anneannem Hozatlı Gûle;
Genelde konuşmaz, isyanını içinde yaşar, bildim bileli odasından pek çıkmazdı. Sürgünle gönderildiği İzmir’e geldikten sonra Dedemin ailesinden başka akrabası olmadığı için çevresi pek kalabalık değildi.
Hatıralarına dair anlattığı bir şey de yoktu. Ne ilk kocası Haydar-ı Kerrar Alisi, ne de elinden zorla alına Hasan ve Hüseyni…
Mah-ı muharremlerde matem tutan her Ehli Beyt gibi, o da matem eder, işte belki o vakit ‘Hasan ve Hüseyin’ini anlatıverirdi;
“Bıyıkları ağzının içine kadar giren bir adam idi, siyah pos bıyıklarını elleriyle düzeltti, bana döndü.
¬+ Kadın! Çocukları beri çevir hele, devlet fotuhrafını ister, asileşme…
Tek tek resmini çekti Hasanım ve Hüseynimin.
+ Adı ne bunların?
Büyüğü Hasanım, küçüğü Hüseyn.
+ Söyle hele sana ne derler?
Gûle …
+ Sıradaki!”

“Üç gün, üç gece yürüttüler Hozat’tan gayrı memlekete. Biri bir mememde, biri bir mememde. Efendim Aliyi ise çoktan Hopıke’de kurşuna dizip öldürmüşlerdi. Ben on dokuzunda mıydım, yirmi mi bilemedim. Ama o fotoğrafı çeken makinenin karası kadar kara idi Kaderim.”
Sonra ne oldu anneanne?
“Devlet çocuklarınıza sahap çıkacak, devletli olacaklar, aziz olacaklar diyesiye aldılar guzularımı. Beni de yolladılar dumanı üstünde bir trenle. Ben İzmir’e geldim gelmesine de, Hasanımla Hüseynimi bulamadım senelerce. Sonraları da Dedenle izdivaç edince çok aradı Rahmetli Hasanımla Hüseynimi. Meğersi Ankara’da kayıt ediliveren bir yer var imiş. Seneler evveli bir yangın çıkıvermiş. Kimin çocuğu kime verildi, nere gönderildi yazarmış da, yangınla yanıvermiş. Bilemedim guzularım nerde… Sağ mı selim mi, selamette mi?”
Başka hiçbir şey anlatmazdı Rahmetli anneannem. Ne evlerini ateşe verdiklerini ne de üç gün üç gece aç susuz yürütüldüklerini. Ağlayarak anlatırken ağzından kaçırmış. Aç susuz yürütüldüğü yolda, saçlarını bir iple ağaca bağlayıp zorla tecavüz etmişler, yerden bir cam parçası alıp saçlarını kesmişte, evladına ancak öyle meme verebilmiş. yine bir Muharrem ayında, inkisar ile intizar arası anneme anlatmış seneler önce. Ancak bu kadarını bildiğimiz, işte; bu kadarcık bir hikâye.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden o yaz mezun olmuştum, ertesinde de hiç soğuk olmayan bir kış sabahında kaybetmiştik kaderi kara anneannemi. Vefatından birkaç ay önce dinlediğim bir şarkının sözleri dikkatini çekmiş olacak ki, bana “Bir daha çal hele” demişti.
Üst üste üç kez mi dört kez mi dinledik bilememiştim. Kendi dilinden, kendi memleketinden biri sanki onun derdini, hasretini, kederini fısıldayıvermiş, dinledikten sonra da;
“Adresinde yokluğunu
Kıyamet bilerek,
Sadece susarak özlüyorum, özlüyorum seni
Hiç tanımadan ne garip, hiç tanımadan ne garip

Sadece susarak özlüyorum seni
Hiç tanımadan, ne garip
Sense uzak, çok uzakta
Bir deniz gibisin resimlerde…”

“Ne güzel anlatmış değil mi? Hasan ve Hüseynimi…” demişti.
Hozatlı Gûle … Fotoğrafı çeken makinenin karası kadar, Kara Kaderli Daye*…

(*Daye: Kürtçe/Zazaca’da “Anne” anlamında kullanılan kelime)

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.