HAYDARPAŞA

Bir kış akşamı hayalime düştü. Tadı damağımda kalmış yılların özlemiyle kavruldum; bir trenle şehir değiştirme süresiydi, kulaklarımda eski bir zaman şarkısı. Trene binmeyeli uzun bir süre olduğunu fark ettim, sonra bineceğim trenin Haydarpaşa’dan kalkmadığını düşünüp yine bir hüzün deryasına daldım. Valizimi her zamanki gibi koltuğumun üzerindeki bölmeye koyup camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. Bu eskiden en büyük zevklerimden biriydi, şimdilerde mahrum olduğum.

Raylar sonsuza uzanıyormuş gibi geliyor yine, gözlerim manzaranın tadında ve hayalim bambaşka deryalara dalmakta.

Geçen yılların hesabını artık elimle yapamaz hale geldiğimde büyüdüğümü anladım, zamanın nasıl geçtiğini sorduklarım geldi aklıma, güldüm.

Ellerim ceplerimde, sırtımda pazardan alınmış çakma bir “nike” çanta, kısa bir palto ve ağabeyden kalma botlar. “Büyümek” kavramının can acıttığını ilk kez hisseder bir vaziyette, belki biraz gururlu ve heyecan dolu adımlarla arşınladığım yollar geliyor aklıma. Uzaktan banliyö sesi kulaklarıma doluyor, treni kaçırmanın oluşturduğu rahatlamayla adımlarımı yavaşlatıyorum. Yetişmek imkânsızsa zorlamıyorum. Ha bir de, her zaman erken gittiğimden bir tanesini kaçırmak çok büyük bir sorun da teşkil etmiyor; sakince yürüyorum.

Ben, evden her erken çıkmış çocuk gibiyim; telefonda sesini titretmemeyi öğrenmek ilk adım olur. Kötüysen bile iyisindir. Her işini kendin görür, paranı tasarruflu kullanır, alış verişini kendin yaparsın. Yemek seçmemeyi öğrenir, nazı erken bırakırsın. İnsanlara katlanmanın ne demek olduğunu öğrenirsin mesela; aynı kanı taşımadığın, “karındaş” olmadığın kardeşlerin olur. Baba olursun bazen; anne, abi, abla. İkinci bir aileye sahip olmanın meşakkatine ve tadına vardığında daha bir on beşsindir.

Özlediğin zamanlarda yorganın altında ağlamanın adıdır yatılı okul. Çamaşırlarını çamaşırhaneden alıp Pazar akşamları ütü sırasına dizilmenin, bazen arkadaşınınkileri de ütülemenin tadı. Aklına annenin her Pazar akşamı televizyon karşısında yaptığı ütüleri gelir; kendini onun yerine koyma, belki biraz empati kurmanın vicdan rahatlaması… Sonra bol bol özlem… Yumuşatıcı kokan gömleklerini jilet gibi yapan annenin hepsini başucuna hazır etmesi dolar hatırına, babanın hazırladığı meyve tabaklarını bitiremeyip masanda bıraktığın ve kuruttuğun portakalların, kararmış elmaların özlemi yüreğinin en yalnız yerinde.

İşte ben böyle bir zamanda ellerim ceplerimde Maltepe Tren Garı’na yürüyorum. Minibüs caddesine doluşmuş; kimisi işten, kimisi okuldan çıkan insanların telaşı bana dokunmuyor. Kulağımda bir kulaklıkla kim bilir yine hangi hüzünlü şarkıyı dinliyorum. Eminim, hüzünlü bir şarkı dinliyorum. Bir sonraki banliyö en az 10 dakika sonra. Uyuşuk adımlarla alt geçite yöneliyorum. İşte hemen şurada dilenen bir çingene var. Kucağındaki bebeciğe her seferinde acıyıp para verecek gibi oluyor, sonra vazgeçiyorum. Dilenmenin yasaklandığını zihnime çivi gibi kazımışım.

Merdivenlerinin başında aşağıdan gelen gitar, flüt ya da herhangi bir çalgı aleti duyarsam hemen müziğimi kapıyorum. Acelem de yok, yavaş yavaş geçiyorum önlerinden. Her seferinde karşılarında durup dinleyesim ve hatta eşlik edesim, açtığı kutusuna cebimdeki bozukları boşaltasım geliyor; cesaret edemiyor ve sadece yürüyorum, yavaşça. Adımlarım müziğin ritmine göre şekilleniyor.

Sonra Haydarpaşa tarafına çıkıyorum merdivenlerden. Maltepe ara durak, burada büyük trenler durmuyor. Ya Ankara tarafındaki Pendik’e ya da İstanbul tarafındaki Bostancı’ya gidip binmek lazım. Ben ikisine de değil, direk Haydarpaşa’ya gideceğim.

Oradaki banklardan birine çöküyorum. Bacaklarım titriyor soğuktan, yüzümü atkıma gömüyorum. Gözlerim tavandan sarkıtılan büyük saatte. Yelkovanı takip ediyor gözlerim, saniyeler dakika oluyor. Uzaktan bir ses, yerin hafif titremesi ve yavaşlayan demir yığını. Yenilerinden olmamasına o kadar seviniyorum ki, balata kokuları bile rayiha geliyor burnuma.

Kendimi zar zor içeri atıyorum, gözlüklerim buğulanıyor. Çıkarıp cebime koyuyorum.

İşte şu köşede muhtemelen Gebze’den binmiş bir adam uyuyor. Yolu uzun olduğundan olsa gerek gamdan uzak, rahat bir uyku çekiyor eskimiş koltukta. Yer bulamayacağımdan, bulsam da yaşlı birine vermek durumunda olacağımdan yarım saatlik bir ayakta durma seansı başlıyor. Aldırmıyorum, önümdeki koltuğa tutunup yine dakika sayıyorum. Üniformalı öğrenciler dolup boşalıyor, içimden onlara özenmek geçiyor; vazgeçiyorum.

Metrobüs aktarma durağında nihayet tren boşalıyor, Haydarpaşa yolcuları olarak kalıyoruz. Bir teyzenin yanına oturuyorum, birkaç dakika sonra inmek üzere.

Banliyö yine çığlığı basıyor ve balata kokuları sarıyor dört bir yanı, iniyoruz. İzlemeye doyamadığım muhteşem bir görsel şölen beni bekliyor. Bastığım yere dikkat etmeksizin ilerliyorum. Yüksek duvarları ve kocaman pencereleriyle Haydarpaşa bana göz kırpıyor. Bir duyuru kulağımda yankılanıyor, bir tren kalkacak. Bastonuna yaslanmış yaşlı bir kadın genç adamın kucağından indirdiği küçük çocuğa sarılıyor, gözlerinden öpüyor; gözleri ıslak. Muhtemelen oğlu olan genç adamın tesellilerine kafasını sallayıp gözlerini siliyor hızlıca. Bir turist kafilesi öndeki yataklı vagonlara ilerliyor. Banliyöye para ödemekten kaçmak için pratik çözüm edinmiş birkaç liseli kondüktöre ya da güvenlik görevlisine çaktırmadan bir vagona atlayıveriyor.

Son bir duyuru, Vangölü Ekspresi 5 dakika içinde gardan hareket edecek.

Gözlerim yine tavandan sarkan saati arıyor, benim trenime yarım saat var. Eminönü İskelesi tarafındaki uzun merdivenlere yöneliyorum. Haydarpaşa’nın yüksek kapısının önünde duruyorum ve İstanbul’a yazılan şiirlerden birinin içine düşüyorum. Bir rüzgâr esiyor.

Güneş batıyor Boğaz’da, uzakta gemiler, uçuşan martılar… Karşı yakaya dalıyor bakışlarım, bir rüzgâr daha esiyor; İstanbul üşüyor.

Eminönü’ne gidecek insanlar koşuşturuyorlar arkamdan, onlarla basamakları inmek zorunda kalıyorum. Akbil seslerinin rahatça duyulduğu bir bank buluyorum kendime, güneşin son demlerinde biraz soluklayabileceğim.

Saatime bakıyorum, on yedi dakikam var. Bir balık ekmek yemelik süre, diye geçiriyorum içimden. Sonra aklıma annemin yemeklerini yiyeceğim geliyor, bu fikirden vazgeçiyorum.

Hava iyiden serinlemeye başlayınca Haydarpaşa’nın sıcaklığına sığınıyorum. İçerde bekleşenlerin arasında kendime bir yer buluyorum. Bakışlarım zemini yokluyor, sonra duvarlara takılıyor; savaşlar, işgaller görmüş ve hatta birkaç kez kundaklanmış bağrı yanık Haydarpaşa gençleşiyor. Duvarları canlanıyor, trenleri eskiyor. Restoreleri yok oluyor, kararıyor, yanıyor, yıkılıyor ve kendi oluyor. Şu tepesindeki saati bilmem kaç kez tamir ediliyor.

Zamanın en sadık şahitliğini yapıyor Haydarpaşa, Anadolu’yla İstanbul kucaklaşıyor. Kaç vedaya ve kaç vuslata, kaç damla sevinç ve hüzün gözyaşına nigahbân… Susuyor Haydarpaşa; zamanın çıldırtıcılığına, belki insanların vefasızlığına…

Terk edilenlerle terk edilmiş, kavuşanlarla sevinç deryasına gark olmuş, ağlıyor ağlayanlarla.

Her gece onu bekleyen bekçi kim bilir kaç kez değişiyor, kaç dostuna veda ediyor.

Şu banklarında kim bilir kaç adam uyukluyor, kaç omzu çökmüş anne gönderdiği evladının ardından ağlıyor, İstanbul’a ilk kez gelen kaç kişi heybeti karşısında ürküyor…

Düz bir tını, tane tane konuşmanın arasına eskimiş hoparlörün cızırtısı karışan bir ses yankılanıyor kulaklarımda:

“İstanbul’dan Kurtalan yönüne gidecek olan Güney-Kurtalan Ekspresi garımızdan on dakika içerisinde hareket edecektir. Yolcularımızın trendeki yerlerini almaları önemle rica olunur.”

Bakışlarımı daldığım yerden topluyorum, Haydarpaşa yine eski haline dönüyor.

Heyecanlı yığının arasına karışmak üzere kalkıyorum yerimden, sırt çantamla trenin kalkacağı perona ilerliyorum.

  1. Vagon, 23 numaralı koltuk.

Çantamı her zamanki gibi koltuğumun üzerindeki bölmeye koyuyorum ve camdan dışarıyı izlemeye koyuluyorum.

Raylar sonsuza uzanıyormuş gibi geliyor yine, gözlerim manzaranın tadında ve hayalim bambaşka deryalara dalmakta…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.