DERİNDEN BİR AH!

Buraya yazmaya başlasam satırlar kollarını kocaman açıp sarılırlar mı bana? Hani küçükken “Beni ne kadar seviyorsun?”diye sorduklarında kocaman açar ve “buuuu kadarr” derdik ya ne güzeldi o zamanlar. Hayat iki kolumuzu açabildiğimiz kadar büyüktü bize göre. Çok da önemli değildi görünenler. Bizim hayal dünyamız yetiyordu hayatın büyüklüğünü ölçmeye. Büyüdük ve değişen tek şey soyutluğu, hayallerimizi bırakıp görünende sıkışıp kalmamız oldu. Büyüdük ve değişti dünya. Gözümüzde büyüdü ama bize yine de yetmedi. Bazen düşünürüm de “Neden bu kadar aç gözlü olduk?” diye, sebep olarak sadece büyümeyi gösterebilirim kendime. Ya da inancımı yitirmişim insanlığa karşı…

Çocukken içimizdeki saf duygulardan kurtulmayı istemek en büyük hatamız bence. Gerçi bilmiyorduk ki büyüdükçe hayatın bizi en güzel şeylerden, saflıktan uzaklaştırdığını. Şimdi çalan şarkılarla çocukluğumuza dönüp mahalledeki yokuştan aşağıya doğru koştuğumuzu
hayal ediyoruz. Yüzümüze çarpan rüzgara karşı ağzımızı açabildiğimiz kadar açıp ciğerlerimizi sonuna dek dolduruyoruz. Sonra şarkı bitiyor bir anda. Kendimizi yine kendi şartlarımızda sıkıştırdığımız dünyada buluyoruz. Dalıp gittiğimiz noktaya tekrar bakıyoruz. Bir umut yine kendimizi o yokuşun başında buluruz diye. Olmuyor ama.
Zamanında kıymetini bilemediğimiz bir şeyi hayat sadece hayallerimizde gösteriyor bize. Hangimiz istemezdik ki o çığlık çığlığa oyun oynadığımız, toz toprak içinde kaldığımız günlere
dönmeyi.

Bazen de kendimize göre büyük dertlerle uğraşıyoruz.”Büyüdükçe dertleri de büyüyor insanın” diyerek iç geçiriyoruz. Gerçekten büyüdüğümüz için mi daha dertliyiz? Yoksa dertlerimizi büyüdükçe mi düşünmeye vakit bulur olduk? Belki de boş vaktimiz yok derken “Dertlerimi düşünmekten vakit bulamıyorum.” demek istiyoruzdur. Önümde duran takvim yapraklarına bakıyorum bir gece. Bir de aklıma düşenlere. Zaman hızlı geçiyor diyorum ama hızla ilerlemesine yakınmaktan başka bir şey yapmıyorum. Asıl çaresizlik de burada başlamıyor mu? zaten? Sakladığım her bir takvim yaprağının hatırası kadar acı tutamadığım zamanlar. Bazen rüyalarımda koştuğumu görüyorum. Hızla… Ve amaçsızca. “Geçen zamanın arkasından mı koşuyorsun?” diye bağırmak istiyorum karanlığa..”Yetişilmiyor. Koşma!” Önümde yığılı kitaplara bakıyorum bir başka seferinde. Hani hayatım boyunca ihtiyacım olacak olan kitaplara. Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi deniz kenarında Üsküdar’da buluyorum. Kitaplar yok orada. Taşımaktan yorulmuyorum kalın ciltli kitapları. Rüya bankıma oturuyorum ve sadece yıllar önce gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalışıyorum. “Haniii? Gelecek demiştin. Hala gelmedi.” diyorum denize. Boğazından esen rüzgarıyla cevap veriyor “Daha zamanı gelmedi.” Susuyorum… Kafamın içinde ayrı bir dünya var sanki. Saniyeler içinde neler düşünüyorum. Sonra yine başa dönüyorum ve çocukluğumda koştuğum yokuşun başında buluyorum kendimi. Belki yokuşun sonunda, köşeyi dönerken yine bir araba çarpar diyorum. Annem yine kızar bana bir yandan ağlarken. En azından yanımda olur diyorum kilometrelerce uzaklık aklıma gelince. Çocukluğum…Sevdayı ağaçlardaki kuş yuvalarından öğrendiğim çocukluk… Bir damla yaş düşüyor yanağıma, oradan da kalemimin üzerine. Sol avucuma bakıyorum. “Defterler doldurdum bir sevda uğruna” diye geçiriyorum. Hem de ne zaman geleceğini bile bilmediğim bir şey için. Yorulduğumu hissediyorum ve bırakıyorum kalemi. Bırakıyorum yazmaları.
Uğruna şiirler yazılası tüm insanları düşünmeden.

Ahhh çekmek istiyorum bu sabah. Gelecek dedikleri ama ne zaman geleceğini kimsenin bilmediği bir zaman dilimi için bir çınarın altında oturup sayfalarca çocukluğumu yazamadığım için. Kocaman bir ahh çekmek istiyorum. Tıpkı çocukluğumda “buu kadar” diye kollarımı açtığımda hayal ettiğim dünya kadar bir ahh!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.