BAŞKALARININ SESİ OLABİLMEK

Gözyaşı damlasında okudum umudunu…
Minicik yüreğiyle bir şeyler satıp geçimini sağlamak istiyordu. Kim bilir aldığı üç beş kuruşla belki kardeşlerinin umudu olacaktı. Belki annesinin gözyaşlarını bir anlık olsun dindirecekti. Umut, onda bir mendil satabilmekti. Kocaman bir sevinçti onun için emeğinin karşılığını alabilmek. Kimi zaman sokak sokak dolaşır, kimi zaman ise kıyıda köşede çaresizce beklerdi rızkını. Teslimiyet vardı, isyan etmiyordu.
Çaresizlik dedim.
Bizim gözümüzden çaresiz gibi görünse de onun bambaşka bir dünyası vardı. Köşesinde oturuken kendi dünyasını yaşıyordu. Umudunu ait olduğu dünyasının en güzel yerinde taşıyordu.
Yüzündeki tebessümü unutamıyorum. Usulca yanıma yaklaştı ve endişeli gözlerle gözlerimin içine baktı. Mendilini uzattı. Tedirgindi, belli ki geri çeviren çok olmuş, belli ki yüzüne bile bakılmamıştı.

– Ne kadar mendil?
Sesiyle irkildi ve büyük sevinçle:
– 1 lira. Dedi.
Bir an parayı verdikten sonra mendilini almak istemedim. Ne zorlukla alıyordur diye düşünmüştüm. Fakat ısrar etti, parasını almıştı çünkü.
Aldığı para en fazla bir iki lira olsa da o parayı tekrar tekrar saymaktı onun umudu.Küçücük elleriyle yolun ortasında durup, parasının ne kadar olduğunu saydıktan sonra yürümeye devam etti.
Binlercesinden sadece bir hikayenin küçük bir kısmı. Kendimize dönelim. Umut, neyi ifade ediyor bizler için? Herkes kendini sorgulasın. Mendil satan bir ufaklık için bir kaç kuruştu. Yaşıtlarına baktığımda, çocukluğunu yaşayıp oyunlar oynuyorlardı. Eğlenecekleri, sevecekleri tüm faaliyetlerde bulunuyorlardı. Mendil satıp ailesine bakan çocuk tüm bu eğlenceleri görüyordu, onlara ulaşamasa dahi…
Şehrin bu yanı kalabalıktı ona. Ufaklık, böyle bir durumda şairin ifadesiyle ‘Kalabalıklar içinde yalnızdı.’ Çünkü her şeyi hayalinde yaşıyordu. Yaşamak kolaydı onun için. Kaybedeceği pek bir şeyi yoktu.
Bizler peki? Biz umudu nerede ve nasıl arıyoruz? Sıcacık bir yuvanın şükrünü eda edemezken sokaklarda kalmanın, yoksulluk çekmenin ne anlama geldiğini nereden bileceğiz ki.
Her akşam eli kolu dolu bir şekilde eve gelen birileri varken hep bir yenisinde mi arıyoruz umudu? Her akşam ocağın pişmesiyle birlikte bir sonraki günü düşünerek mi elde etmeye çalışıyoruz? Kapitalist hayatın ağına kapılmış giderken her akşam başımızı yastığa koyduğumuzda neyin hayalini kuruyoruz acaba? Her ‘yeni’ bizim olmalıydı. ‘Herkeste var bende niye olmasın’ cümlesi beynimizi kemirip, bizleri o kapitalist hayata sürükleyen korkunç bir sesten ibaret. Aynanın karşısına geçip kendimizle, kalbimizle konuşmalıyız. Çocuk yaşta acaba ben de mendil satabilir miydim? Ne gariptir ki, bu şekilde muhasebeyi bırakalım, bizim aklımıza dahi gelmiyor ki! Önce empati duygumuzun olması gerekiyor. Bencillikten kurtulup gönülleri okuyabilmekten geçiyor bunun yolu. Batı dünyasına özenme çabasıyla birçok değerimizi zaten kaybettik. ‘Başkaları için yaşamak’ bunlardan bir tanesi. Fakat milletimizde şefkat, merhamet ve ızdırap duygularının hala olduğuna inancım var. Derdinde yalnız kalanlar var. Nerde bir yangın varsa, bir damla da olsa koşmalı ve değerlerimize samimi bir kalp ile sahip çıkmalıyız. Ateş artık düştüğü yeri yakmasın!
Bizler ne mi yapmalıyız?
Büyüklerimizin ifadesiyle fani yüklerden kurtulmalıyız Baki ile aramıza giren ne varsa silip süpürmeliyiz. Önce zihnimizden sonra yaşantımızdan. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söylemiş, ‘Fani olanı ver ki, Baki olanı alasın.’
Evet, hayatımızdaki fazlalıkları yok ederek başkalarının derdini sırtımıza yüklemek bize ağır gelmez. Yeter ki istekli olalım.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.