KALP AZIĞI

Kapıyı yavaşca kapattım. Ayakkabılarımı içeri aldım. Sessizce terliklerimi giyip üstümü değiştirmek için yatak odasına geçtim. Ev çok sessizdi ve çok sessiz hareket ediyordum. Çocuklardan kalma bir hareketti bu. Çünkü eve her geldiğim de onlar uyuyor oluyorlardı. Bu yüzden sürekli sessiz ve temkinliydim. Ama şimdi onlar yoktu tatile gitmişlerdi. Haftasonumu değerlendirip kafamı dinleyecektim. Ilık bir duş aldım. Dolapta kalan yemeği ısıtıp yedikten sonra kendimi oturma odasına attım. Elim kumandaya gitti bir kaç kanala göz gezdirdim. Haber kanalları, saçma sapan tv programları istila etmişti televizyonu. İyice canım sıkılmaya başlamıştı. Omuzlarım iyice yere düşmüştü. Ayaklarımı sürte sürte yatak odasına doğru gitmeye başladım o arada kolum kapının sağ tarafında bulunan dolaba çarptı ve dolabın üst rafından kitap düştü önüme. Annem okumaya meraklı biriydi, bu yüzden evde sürekli yeni kitaplar olması bizim için standart bir durumdu. Yere eğildim, kitabı alıp elimin üstün de evirip çevirdim. İsminden belliydi farklı bir şeye benzediği.Belki küçük bir kaçamak yapıp bu kitabı okuyabilirdim. Elimde kitap odaya geldim. Üstünde ince italik yazıyla “İNSANI İNSANDA ARAMAK” yazıyordu. Üç satırlık bu kelime neler barındırıyordu içinde…

Kitabın ilk sayfasını açtığında Francis Bacon’un sözüyle karşılaştım:
“Yalanlamak veya reddetmek için değil, inanmak ve her şeyi kabullenmek için değil, konuşmak ve nutuk çekme için değil, tartmak kıyaslamak ve düşünmek için okumalıydı.” Düşünmek dedim içimden, sahi en son ne zaman düşünmüştüm. Devam ettim okumaya…
Sufi köyün 2-3 km ötesinde olan tepede tek başına oturmuş uzaklara bakıyordu. Düşünüyordu. Bir an önce hareket etmek gerekiyordu. “Dün öldü bugün can çekişiyor yarın doğmada.” Herkes Sufi’nin mertebelerinden bahsediyordu. Dünyanın kirli övgüsü içinde boğuluyordu Sufi. Şöyle diyordu Bişri Hafi: “Ölmeye başlıyordu övgüden hoşlanınca ruh.” Ölmeye mi başlamıştı ruhu Sufi’nin, şu ayakta gezen mezar mıydı kalbi? Artık maddi alemden, mana alemine geçme vaktiydi.

Kalp azığını hazırladı, verdi omzuna çıktı yola Sufi. Ne kadar da ağırdı kalbinin içi, ne kadar da doluydu kalbi.
Sabır da vardı azığında dayanamadığı yerde ona sığınacağı. Hakikatin reçetesiydi sabır o yüzden hakikati bulmak için sabretmeliydi. Bunları düşünürken arkadan bir ses işitti: “Sadece susayanlar suyu aramaz. Su da susuzları arar durur” diyordu Mevlana. Evet Şemsi ona susamıştı onu arıyordu. Aslında kalbi susamıştı. Kalp susayınca kim durdurabilirdi onu. Şems, Mevlana da Rabbini görüyordu. Ondandır ki “Gittiğim her yerde tanrılara rastladım; kul olmaya bir türlü razı olmayan insanlara. İlk defa bir kula rastladım O sensin” dememişmiydi Mevlanasına. Demek ki aramak gerekliydi. Açtı azığını Sufi, çıkardı içinden ümitsizliğini. Rabbine kul olmak ile dünyaya kul olmak arasında ki ince farkı çıkardı azığından, devam etti yoluna. Hakkı bulmalıydı. Hak ile hal olmalıydı.
Bir çocuk sesi işitti. Çocuk annesinin karşısına geçmiş konuşuyordu; “Bir ayet-i kerime gördüm. Allah-u Teala o ayette kendisine ve sana hizmet ve itaat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah-u Teala’ya dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun veya beni serbest bırak, hep Allah-u Teala’ya ibadet ile meşgul olayım.” Bunun üzerine annesi: “Seni Allah-u Teala’ya emanet ettim. Kendini O’na ver.” dedi ve Rabbine bıraktı Beyazıt Bistami’yi.
Yürüdü Sufi. Yürürken düşündü, ne kadar hak olmayan dünyalık işler vardı azığında… Hepsi aldı çıkardı belki biraz daha hafifledi ama tam değilildi.Bunları düşünürken Onu kütüphane de gördü sufi. Belini bükmüş elinde kalem bir şeyler yazıyordu. Bunu alın Gazneli’ye götürün diyordu. Okudu dizeleri Sultan :
“ Bilgili olanlar kuvvetli olur, yaşlıların gönlü bilgiyle dinç kalır.
Kalbin hatalı yollara sapıyorsa senin kalbinden başka düşmanın yoktur.
Ey dünya ne kadar zalim ve insafsızsın, kendin beler, kendin yersin.
Düşünceleri kötü olanlar iyi eser bırakamazlar.”

Ey Firdevsi meğer ne kadar doğru söylemişsin. Ne kadar da güzel anlatmışsın iyilikle kötülüğü sen. “Demez miydin kötülüklerden kötülük gelmesine şaşmamak gerek, gece karanlıktan ayrı tutulur mu hiç” diye. Tutulmazdı elbet, gece karanlıkta boğulacaktı.

Sufi aldı azığını tekrar verdi omzuna. Hafiflemişti yine omuz yükü. Demek ki kötülükte ,iyilikte bulmuştu yerini. Ah tutkularımız onlar değil miydi firavunlaştıran bizi. Kalbimize vuran lekeyi o büyük dünyalık tutkularımız. Meğer bildiğini sanıp bilmiyormuş Sufi . Tekrar gözyaşlarına boğuldu ve bu arada bir el değdi omzuna. “Uyan Sufi gün aydı.” İrkilerek uyandı mana leminden Sufi. Hissetti kalbinde ki hafifliği. Kalktı yerinden yürüdü dünyasına. Kötülüklerle dolu, tanrılaşmış insanlarla dolu, geceden karanlık dünyasına…
Dilim damağım kurmuştu, gün aymaya başlıyordu. Kalktım yatağımdan, elimi yüzümü yıkadım. Aynada bakıp “Düşünmek” dedim. Hiç yapmamışım meğer. Bu anlamsız dünyanın anlamını çözmeye çalışmamışım. Daldım derinliklerine kalbimin, meğer ne kadar çok eksikmişim. Şimdi Sufi olma zamanıydı benim için, şimdi; düşünme, doğruyu arama zamanıdır benim için…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.